31 Temmuz 2018 Salı

Ve insan

İnsanlık milyonlarca yıl bir hayvan gibi yaşadı. Hayal gücümüzü serbest bırakan birşeyler oldu. Konuşmak insanoğlunu iletişim kurmaya ve beraberce çalışarak imkansız olan şeyleri yapmasına neden oldu. İnsanoğlunun büyük başarıları konuşmak, büyük hataları konuşmamak yüzünden ortaya çıktı. Umutlarımız gelecekte büyük bir realitemiz olabilir. Teknolojinin sınırsız kullanımı ile olasılıklar serbest kalacaktır. Tüm yapmamız gereken konuşmaya devam etmektir.

Stephan Hawking

İnsanın büyük hikayesini anlatan en güzel cümlelerden biridir bu cümle. İlk defa duyduğum andan itibaren (Bu bana zaman zaman olur, size de oluyor mu bilmem. Bir cümle duyarsınız ve hayatınız değişir. İlk görüşte aşk diyebileceğimiz bir şeydir bu; nedenini bilmezsiniz sadece ortaya çıkıp bir sihir gibi içinizi doldurduğunu ve algılarınızda, ruhunuzda birşeylerin değiştiğini hissetmenizdir, euphoria haline geçmenizdir.) çok sevdim, beş milyon yıllık insanın büyük hikayesinin özetiydi benim için. 

Homeostasis (Homeostaz)

Organizmanın yaşamak için dengede kalma halidir. Bu denge halini yitirdiğiniz an ölürsünüz. 

Bir ip cambazı hikayesidir bilirsiniz; ip cambazları ellerinde uzun bir sopa ile yürürler ipin üzerinden, bu onların denge sağlamaları için gereklidir. Her ip cambazı bilir, eğer dengesini sağlayamazsa  düşecektir. Onun için bir ip üzerinde yürümek, ipte yürümek ustalığı kadar onun denge çubuğunu kullanmadaki ustalığı ile ilgilidir. 

Homeostaz olduğu için yaşıyoruz; siz, ben farkında değiliz ama bütün bedenimiz bu homeostazı gerçekleştirmek için uğraşır. En temel göstergesi de vücut ısısıdır. Optimal insan vücut sısı 36,5 derecedir. Vücut ısınız bu derecenin altına düştüğünde ya da üstüne çıktığında beyin vücut ısısını dengelemek için bütün birimleri harekete geçirerek sizi ( kendini mi desek) yaşatmaya çalışır. Terler, ateşiniz çıkar, kusar, başınız ağrır, bazen bayılır bazen de dükkanı kapatıp bütün vücut denge haline gelinceye kadar sizi şoka sokar. 

Symbiotic (Simbiyotik)

Canlılığın diğer olmazsa olmaz koşuludur, yaşıyorsunuz çünkü vücudunuzda DNA'sı insandan farklı 2,5 kilograma yakın başka canlı var. (Sosyal yaşamımızdaki insanlar gibi, bu mikro canlıların bazıları bizim için iyi, bazıları kötüdür.) Sadece bağırsaklarınızdaki bakterileri öldürseniz siz de ölürsünüz. Antibiyotik kullandığınızda, antibiyotikler ( anti karşı, biyotik canlı demektir) akıllı olmadığı için önüne gelen her canlıyı öldürür bunlardan en çok nasibini alan da bağırsaklardaki bakterilerdir. Yediklerimizi kana karışması için parçalayan bu bakteriler olmadığında bağırsaklarımız bir lağım borusuna dönüşür ve  ishal oluruz. 
Bu dışımızda yaşayan bütün canlılar için de geçerlidir. Küresel ısınma bu ortak yaşama en büyük tehdit olarak gözüküyor. Ve görünen o ki (dünyayı büyük bir organizma olarak düşünürsek) üzerindeki bu homeostaz halindeki simbiyotik yaşam (bildiğimiz yaşam formu) açısından bir risk altında ve görünen o ki bu insan kaynaklı bir risk. 

İnsan beyni ve homeostaz 

Bu yazı insanın hayvan beyni ve bizi insan yapan korteks arasındaki dengeyi anlatmak fikrinden doğdu.
Bizi diğer canlılardan ayıran ve insan yapan neo korteks denilen beynimizi bir kabuk gibi saran bölümdür. Evrimin bize en güzel armağanıdır. Korteksin sardığı diğer bütün bölümler hayvan atalarımızdan kalan bölümlerdir. 

Beynimizi paradoksal bir yolcu trenine  benzetirim ben. Her paradoksal vagon yolcu taşır (bilgi) ama bu paradoksal vagonlar arasında sürekli geçiş sağlayan paradoksal koridorlar vardır. Beynin hangi parametreler ve algoritmalar ile bu paradoksal yapıyı yönettiğini şimdilik bilmiyoruz, ama insan beyninin yaratacağı gelecekteki süper kuantum bilgisayarlarının yardımı ile bu paradigmaların ve algoritmalarının nasıl çalıştığını öğreneceğiz. 
 Burada şöyle bir soru sorabiliriz; insanın yaratacağı her türlü yapay zeka (artifical intellegence) insan beyninden daha karmaşık olabilir mi?

Evet olabilir çünkü bizim beynimiz bunun ispatı gibidir. Beyin sapı en ilkel beyin bölümüdür, sonra sürüngen beyni gelir onu hipokampus denilen bölüm destekler ( hipokampus'un amigdala bölümü kayıt tutar) en üst kısım bana bu yazıyı yazdıran beni konuşturan bölüm kortekstir. İşte bizden daha zeki yapay zekayı yaratacak olan bu bölümdür. Bu bir zorunluluktur da, büyüme aynı zamanda büyüklükle doğru orantılıdır. Beynimiz büyüdükçe kafatasında büyük değişiklikler ortaya çıkar, çene küçülür alın ortaya çıkar, maksimum seviyeye ulaştığında ise büyüyen korteks kıvrımlar ile kendine daha büyük bir alan sağlar. (Giydiğimiz yağmurluk ya da rüzgarlığın  cebe girmesi için buruşturmak gibi düşünün ) insanının biyolojik varlığı süper beyne geçtiğimizde yetersiz kalacağı kesin o zaman bu zekanın bir üst yazılımı için başka bir varlığa ihtiyacınız var işte bu yapay zeka olacak. İnsan beyninin fiziksel yer yetersizliğini çözmenin başka bir yolu yok gibi.

İnsan düşüncesini ortaya çıkaran beyini,  ilkel beynin duyguları ( içgüdü) ile korteksin ( özelikle de karar vermeyi yöneten prefrontal korteks) arasındaki homeostatik durumda kalmak için büyük bir mücadele verir. Optimal denge durumu bizim kimliğimizi, karakterimizi ve var oluşumuzu ( existance ) olumlu yönde etkiler. Sadece korteksin hegemonyasındaki bir beyin bizi çok zeki yapar ama vicdan kısmını yok ettiği için acımasız hale getirir. ( Atom bombasını yapanlar dünyanın en zekilerinin en zekileridir)  ilkel beynin hegemonyasındaki beyin bizi vahşileştirir. Bütün sapıklar, tecavüzcüler, katiller bu beyin tarafından yönetilir. 

İnsan beyninin bu iki bölümü arasında ne kadar çok bağ kurarsa o kadar insan olur. Homeostaz durumda kalır. Bunu sağlayan en önemli şeyler ise; olumlu bir sosyal çevre, yeterli beslenme ve sanatla beslenen iyi bir eğitimdir. Bunlar var olduğunda insan kendini gerçekleştirmek için çaba gösterir. Bunların olmadığı ya da bunlardan yararlanamayan her birey, karanlık çağlarda karanlık bir ormanda yaşayan vahşi atalarımıza daha yakındır. 



For millions of years, mankind lived just like the animals. Then something happened which unleashed the power of our imagination. We learned to talk and we learned to listen. Speech has allowed the communication of ideas, enabling human beings to work together to build the impossible. Mankind's greatest achievements have come about by talking, and its greatest failures by not talking. It doesn't have to be like this. Our greatest hopes could become reality in the future. With the technology at our disposal, the possibilities are unbounded. All we need to do is make sure we keep talking.


29 Temmuz 2018 Pazar

Terminatör, Yüzüklerin Efendisi ve Hayata Dair Çıkarımlar



Terminatör

Terminatör filmi paradoksal kurgusu ve Arnold Schwarzenegger'in robot karekteri ile gerçek bir fenomendir benim için. Bir de nedense müziği çok etkiler beni.
Konumuz bunlardan çok Sara O'connor . Terminatör II'de Sara gelecekte dünyayı ele geçirecek robotlara karşı isyanın lideri olacak olan oğlunun lider olacağını ve dünyanın robotlar tarafından ele geçirileceğini bilmektedir. Bu yüzden de o güne kendini ve oğlunu hazırlamaktadır. 

İnsan yaşamı öngörülemezlik üzerinden gelişir, doğal seçilimden öğrendiğimiz bir gerçek var; "en güçlü ya da en zayıflar hayatta kalmaz, çevresine en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır." 

Duygusallık kişisel ilişkilerde, diğer insanları anlamada ve tanımada ve bizi insan yapan en önemli unsurlardan biridir. Güzeldir. Ancak fazla doğu tipi duygusallık ölümcüldür. 

Dramdan beslenmek gerçeği bir sis tabakası ile örtmek demektir, çünkü dramı kötü kader ile eşleştirir ve bütün sorunların kaynağını dışımıza bağlarız. Ölümcül değildir; öldürmez sürüm sürüm süründür. 

Kıyamet günün geleceği kesindir, hayatın doğal akışının bir sonucudur bu. Her canlı doğar büyür ve ölür. Ölümsüzlük anlam arayışındaki insanın uydurmasıdır. Öleceğim, öleceksin, ölecekler; öleceğiz... Her canlı bu anı yaşayacak, bilmediğimiz ne zaman ortaya çıkacağıdır. 

Hayata var olan bütün yeteneklerimizi en yetkin hale getirerek hazırlanmalıyız. Bunlardan bazıları; psikolojik dayanma eşiğimizi yükseltmek için amigdalayı devreye sokan acı çekme, korkuyu yönetme, entellektüel birikim, ekonomik yeterlilik, herkesin paniklediği anlarda "cool" kalabilme, kendini, özelikle de duygularını kontrol edebilme, bir konuya odaklanabilme, dikkatimiz, konsantrasyonumuz dağıldığında onu tekrar toplamayı öğrenmek... gibi şeyler olmalıdır. Kaliteli bir yaşam buradan geçer, bu nitelikleriniz yoksa ezik olarak yaşayacaksınız. 

İçimizdeki O'connor bizim harekete geçmemizi bekliyor. Onu fark edip eğitmek yaşamımızı daha anlamlı hale getirecektir.

Yüzüklerin Efendisi

İktidar oyunlarını daha iyi anlamak için tekrar tekrar, destansı Yüzüklerin Efendisi üçlemesini izliyorum.

Bu filmlerde güç (iktidar) yüzükle simgelenmiştir. Güç (yüzük) önce Smeagol'u  ele geçirir ve onu Gollum'a dönüştürür. Gollum artık iyi ve kötü arasında gidip gelen bölünmüş bir kişiliktir...
Frodo'ya verilen görev yüzüğü yok etmek için Mordor'a götürmektir ve saf iyidir. Ama yüzük onu da ele geçirecektir. Eğer yarım akıllı Sam ve Gollum'un yüzük hırsı olmasa yüzük Frodo'yu da esir edecekti. 

Saruman ve Gandalf başta iyi taraftadırlar ama Saruman gücün baştan çıkaracılığına dayanamaz ve saf kötülüğü simgeleyen Sauron'un tarafına geçer ve ilk iş olarak kankası, eski dostu  Gandalf'ı tutsak eder. İnsanların dünyasında bütün sosyal hareketlerin devrimlerin lider kadroları önce arkadaşlarını harcar. Bir güç odağı olduğunuzda etrafınızdaki yakın arkadaşlarınıza dikkat edin. Yoksa, "Sen de Brütüs?" dediğinizde çok geç olur. 

Gandalf yüzüğü taşıma, ona sahip olma şansı olduğu halde bu gücü iyilik için kullanacağını ve bunun  dengeyi bozacağı bu yüzden daha kötü olacağını düşündüğü için kabul etmez. 

Yüzüğü yok etme işi Frodo, Sam ve Gollum'a ve bilge Gandalf'ın öngörülerine ve gücüne kalmıştır. 

Mordor'a giden yol çetindir. Gollum her fırsatta yüzük için her numarayı çevirir. En sonunda Frodo'yu Sam'in kötü olduğuna inandırır. Frodo yolda bulduğunu yola çıktığına tercih etmiştir.

Güç (iktidar) öyle bir hastalıktır ki, Frodo'yu da son anda ele geçirir ve yüzüğü Mordor Dağı'nın ateşine atmaktan vazgeçmek ister. Sam ve içindeki iyi buna engel olur ve yüzükten kurtulurlar.

Güç zehirler ve ne yazık ki kötüler yetersiz oldukları için gücü daha çok severler, iyilik için güçü kullanan çok azdır ama trafikten, sokağa hayatın her alanında kötüler gücü dibine kadar kullanmaktan çekinmezler.

Bu arada fantazi ya, orklar, elfler, insanların... arasında geçen bu güç ( iktidar ) savaşında kan gövdeyi götürür.

Yüzüklerin Efendisi'nden öğrenecek çok şey var. Ben en son iki gün önce beşinci kez izledim. Daaa da çok izlerim. 


İzleyin. 

28 Temmuz 2018 Cumartesi

Küçük Şeyler

Bu günlerde herkes her zaman olduğundan daha çok siyaset uzmanı.

Kendime ilke edindim, kalabalıklar ne ile ilgileniyor ya da konuşuyorsa ya da hangi konular "in" ya da "trendy" ise o konulardan uzaklaş kıyıda köşede kalmış, çok azımızın fark ettiği konularla ilgilen ya da çok az insanın yaptığı şeyleri yap.

Bu günlerde benim en çok sevdiğim uğraş kediler. Bunca yıldır bu hayvanları nasıl fark etmeden yaşadım ki?

Evimizde iki tane arka bahçede sayı değişken olsa da 6-7 tane kediye eşimle birlikte her gün besleyerek bakıyoruz.

Her birine bir isim verdik, tam burnunun altında Hitler bıyığı biçiminde siyah lekesi olanın adı Hitler, kulağının biri düşük dişi tekir Yoda, her sabah bizi kapıda bekleyen sarı alaca Zilli, biz bakmasak şimdiye çoktan ölecek olan aynı şekilde kapımızdan hiç ayrılmayanın adı Hasta, gerçek bir duygusal kaplan olan iri yarı koca patileri ve kafası olanın adı  Kaplan, sarı olanlar Sarışın, gözleri ve boynu yaralı ama dominant karakterli olduğu her halinde belli olan Beyaz. Geçen kış nefes almada zorlanan ama artık gelmeyen ve dönem dönem gelip sonra bir ara kaybolan bir kaç isimsiz kedi daha var.

Çocuklar gibi bütün kediler güzeldir, istisnasız.

Hayat ise çocuklar ve kediler gibi küçük şeylerle daha güzel.

27 Temmuz 2018 Cuma

Başarı ve Mastermind

Eğer hayatımızda fark yaratmak istiyorsak; hayatımızdaki başımıza gelen iyi ve kötü her şeyi dış etkilere bağlamamayı öğrenmeliyiz. Hayatımızdaki iyi şeyleri genelde kendimize yormayı, başımıza gelen kötü şeyleri dışımızdaki güçlerin oyunları gibi argümanlarla desteklemeyi severiz. Eğer kendimizi geliştirmek istiyorsak bu tip argümanları bırakıp, fark yaratmanın ne demek olduğunu ve potansiyelinizi maksimum düzeyde kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. 

Bunu öğrenmenin ve uygulamanın yollarını bugün Maria Konnikova'nın başarılı hayat hikayesi ile anlatacağım; tanışmanızı isterim. 

Başarılı olmanın ve onu koruyabilmenin en önemli ve ilk ayağı iyi bir eğitim almaktır. 

Wikipedia'dan öğrendiğime göre Maria Konnikova bir Rus-Amerikan. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bu ülkede yaşayan Yahudilere İsrail'e ya da istedikleri ülkelere göç etme hakkı tanınır. Maria'nın ailesi Amerika'ya göç etmeye karar verir ve Maria  4 yaşındayken Massachusetts eyaletinde bulunan Boston'a yakın bir yere yerleşirler. 
Wikipedia'ya* göre ailesi eğitime ve özgür düşünebilmeye en büyük engel olan televizyonu evlerine sokmazlar. Siz buna, büyük biraderin bizi maymuna çevirdiği ve Büyük Roma imparatorluğunun insanları eğlendirmek için -eğlenmek uyumak demektir, her şeyde eğlence aramak bir ergenlik dönemi hastalığıdır ve ne yazık ki toplumların da böyle ergenlik dönemleri olur, bu bize hiç de yabancı değildir; nedense ülkemizde herkeste bir komiklik paylaşma, izleme hastalığı var, bu kesinlikle zekadan beslenen mizahtan farklı bir ergenlik histerisi- insanlarla insanları, insanlarla vahşi hayvanları dövüştürdüğü bir kolezyuma benzeyen bütün sosyal medyayı da ekleyin. 

Maria Kunnikova lise eğitiminden sonra Harvard Üniversitesi'nde psikoloji ve yaratıcı yazarlık okur ve "magna cum laude" (üniversiteden mezun olanların arasında yüzde 15'lik başarı dilimine girenlere verilen Latince onur ünvanı) onur derecesi ile bitirir.

Başarının ikinci ayağı ise, eğitiminize  alanındaki uzman kişilerden eğitim alarak devam etmektir. Antik Yunan'dan beri değişmeyen kuraldır; ancak iyi hocalarınız varsa iyi eğitilirsiniz. Antik Yunan'dan aklınıza kalan bütün isimler bir şekilde birbirleriyle öğretmen öğrenci  ilişkisi içindedirler. Sokrates Aristo ve Platon'un, Aristo Büyük İskender'in hocasıdır. 

Bizde de belki de modern zamanlardaki tek gurur kaynağımız  Atatürk ile ilgili göz ardı edilen diğer bir konu da Atatürk'ün aldığı çok iyi eğitimin üstüne doğal bir yetenekle kendi kendini eğitebilecek bir kapasitesi olmasıdır, ki bu da iyi bir eğitimin sonucudur. Atatürk yaşadığı dönemin dünya entellektüel dili Fransızca ile Fransız İhtilali'nin fikir babalarından Jean Jack Rousseau  okuyabilecek düzeyde bir eğitimden geçmiştir. 

Maria Kunnikova Harvard sonrası doktorasını daha önce bir yazımda bahsettiğim modern zamanların gerçek bir entellektüeli olan Steven Pinker ile Colombia Üniversitesi'nde yapmıştır. 

Wikipedia'ye göre öğrenci profilinde ilgi alanı şöyle ifade edilmektedir.
"...özelikle belirsizlik ve risk altındayken aşırı (hot) ve normal (cool) duysal durumların kendini kontrol ve karar verme üzerindeki etkileri.  Bireysel  farklılıklar karar verme sürecinde nasıl rol oynar? Normal karar verme süreçleri aşırı duygusal koşullar altında nasıl aksar ve bu aksaklıkları daha iyi anlamak daha iyi kararlar almamıza nasıl katkı sağlar? O (Maria) aynı zamanda birey ve grup kimliğinin karar verme üzerine etkileri ile de ilgilenmektedir."

Daha sonra benim de zaman zaman yazılarını okuduğum The Atlantic, Big Think, The New York Times ve New Yorker'da psikoloji ve bilim konularında yazmaya başlar.
Daha sonra ilk kitabı Mastermind Sherlock Gibi Düşünmek kitabını yazar ve The New York Times'ta en çok satan (bestseller)olur. Kunnikova babasının ona çocukluğunda Artur Conan Doyle'nin Sherlock Holmes kitaplarını okuduğunu ve daha sonra da onun bütün serisini okuduğunu söylemektedir. Fiction (İngilizcede roman hikaye gibi eserlere denir,uydurma anlamı vardır.) okumanın önemini şöyle belirtir Konnikova:
"Bunu herkese anlatıyorum ... Bence sadece bilgiye dayalı (siz ders kitabı anlayın) kitaplar okuyorsanız yoksul bir yaşam sürüyorsunuz demektir ... Bence en iyi psikologlar aslında kurgu yazarlarıdır. Onların İnsan aklı hakkındaki anlayışları, psikoloji ile bir bilim olarak elde ettiklerimizin çok ötesindedir. Dikkatli bir denemeye ihtiyacınız var, ama aynı zamanda bir adım geri çekilmeli ve kurgu yazarlarının daha geniş bir bakış açısı ile gördüklerini ve çalışmalarınız için size fikir ve hatta fikirler sunabileceklerini fark etmelisiniz."

Caterina ile Strava (Koşu, yüzme ve bisiklet sürüşleri paylaşılabilen bir uygulama) sayesinde tanışmıştık. İzmir'de yaşıyordu ve Yeşilırmak ile Gediz Deltası üzerinden MIT Üniversite'sinin finansal desteği ile sulak alanlar antropolojisi üzerine doktorasını çalışıyordu. Beraber antrenman yapmaya başladık. Dere tepe koşuyorduk. Bu antremanlar bir çeşit beyin fırtınası olurdu. 2015 yılında İznik'te İznik Ultra'da koşacaktık, o kadınlar 45 km'de birinci ben ise 135 km'de yaş grubunda ikinci olacaktım. Sonra Kaçkar Ultra'nın ilk yılında o gene derece yapacak kadınlarda ikinci olacak ben ise sadece bitirecektim. Sonrasında 2016 Aladağlar Skyrunning koşacak o kadınlarda ikinci olacak ben ise bitirecektim. O sonra doktorası için Amerika'ya taşınacaktı, ama her yaz geldiği Türkiye'de onu evimizde ağırlamak gerçekten çok keyifli evde demekten çok dağda demek lazım çünkü o gelince mutlaka koşuya çıkıyoruz (bu sene eşi Benjemin'le geldi ve eğer ben kaza yapmasaydım Nif'e çıkacaktık, seneye çıkacağız:)) 

Caterina'na orta gelirli bir İtalyan ailenin tek çocuğu, kendi olanakları ile önce İngiltere'de liseyi sonra London School of Economics'de Sosyal Antropoloji okuyup Boğaziçi'nde yüksek lisans yapmıştı. İngilizce ve Türkçe'yi çok iyi bilir ve İngilizce çok iyi yazar. Her şeyi görebilecek kadar kocaman güzel gözleri ve bulunduğu ortama bir hareketlilik getiren kocaman bir gülüşü vardır. Bu günlerde Türkiye'deler ve yanlarında taşıdıkları katlanır bisikletleri ile tatil yapıyorlar. 

Sevgili arkadaşım Caterina Scaremelli, Türkiye'nin Sulak Alanlar Antropolojisi üzerine MIT Üniversitesi'nde doktorasını bitirdi. Geçen yıl Amherst Üniversitesi'nde  hocalık yaptı ve önümüzdeki öğretim yılı Yale Üniversitesi'nde çalışacak olan tanıdığım en zeki kadınlardan biri.  Bir konuşmasında o çok küçükken, babasının kahvaltılarda ona Yüzüklerin Efendisi'ni okuduğunu anlatmıştı. Bu yazıyı yazarken onun iznini almak için yazıştığımızda eşi Ben'in ailesinin de ona çocukken kitap okuyup okumadığını sordum. Benjamin  Harvard mezunu ve Hint Tarihi üzerine çalışıyor ve Boston Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. Evet onun ailesi de o küçükken ona Micheal Ende'nin Asla Bitmeyen Hikaye kitabını okurlarmış. Çocuğunuzun Harvard'da ya da MIT'de okumasını istiyorsanız (ya da iyi bir üniversitede )ona çocukken televizyon izletmeyin ( sosyal medyaya takılmasına da izin vermeyin) ona kitap okuyun, kitap okutun.

Siz çocuklarınıza büyüdüklerinde hatırlayacakları hangi kitapları okuyorsunuz? 

Caterina başarı üzerine yazdığım bu yazıda mutlaka olmalıydı. 

Maria Kunnikova'ya geri dönelim. Maria Kunnikova son olarak ikinci kitabı The Confidence Game kitabını yazar, o da bestseller olur. 

Yeni kitabı için John Von Neumann Oyun Teorisi kitabını okurken tanıştığı pokere olan ilgisi ve sırasıyla önce 2017 yılında Monte Carlo'da yapılan bir poker turnuvasında 582 kişi arasında 42'inci olması sonrasında da geçen hafta Texasta yapılan bir turnuva ile Amerika'nın en iyisi olması ve 90 bin dolar olan ödülü kazanması. Bunun öncesinde bir poker üstadı olan Erik Seidel ile anlaşarak  o oyun oynarken onu  izlemesi ve onun (başta sözettiğim iyi hocaların olması gerekir önermesi) poker antrenörü olması. 
Şimdilik kitap projesini askıya almış durumda. 

Bu yazıyı kaytarmanın ve tembelliğin güvenli sularında yaşayıp herşeyi eleştiren -öncelikle kendim için, çünkü Einstein'a göre uzayın sonu olabilir ama aptallığın sonlu olması şüphelidir- embesillerden biri olmak istemiyorsanız her zaman -yaşın önemi yok- eğitiminize zaman ayırın; doğru düşünme parametrelerini, duygularınızı yönetmeyi ve bir konuda odaklanabilmek için alıştırmalar yapın.  Konnikova odaklanmayı bir yazısında kas alıştırmalarına benzetiyor; ne kadar çok alıştırma yaparsanız o kadar kaslarınız ve odaklanmanız gelişir. 

Şans çoğunlukla hazırlıklı olandan yana çalışır. Başarı siz kendinizi hazırlarsanız sizin olacaktır. 

Yoksa hayatınızdaki bütün embesilliklerin kökenini dış güçlerin bir oyunu olarak görüp kaytarmanın pis sularında bir sülük gibi yaşayacaksınız. 

*"Sovyetler birliğindeki propaganda deneyimlerinin etkisiyle Konnikova'nın ailesi televizyonsuz bir hayat yaşamaya karar verirler. "

*Affected by the propaganda experienced in the Soviet Union, Konnikova's parents decided to live without a television. 
Wikipedia 

Maria Kunnikova'nın Türkçe'ye çevrilmiş kitapları:

  • Mastermind Sherlock Holmes Gibi Düşünmek
  • Bir Sahtekar Gibi Düşünmek




26 Temmuz 2018 Perşembe

Ve Zeytin


Hayatınızda hiç engelli bir ev hayvanınız oldu mu?
18 Haziran 2016, Sherlock'un Ölümünden bir hafta önce onu eşim evimizin hemen yakınındaki bir parktan -büyük olasılık annesinin ölüme terk ettiği- burnu ve gözünün biri enfeksiyondan tamamen kapalı olarak, en azından iyileşinceye kadar bakmak sonra da tekrar dışarı bırakmak için  eve alıp getirmişti. Önce süt sonra su ile karıştırılan toz kedi mamasını damlalık ile vererek beslemiş, antibiyotik tedavisi uygulamış gözünün ve burnunun açılmasını sağlamıştık. Bir gün parmağımı gözlerine yaklaştırdığım halde gözlerinin tepki vermediğini, donuk donuk baktığını ve gözünün merceğinin kedilere özgü yarık biçiminde küçülmediğini fark ettiğimde; eşimle sık sık, "kör galiba, yok yok biraz görüyor, yok ya bu kör..." diye diye konuşur olduk...
En son veterinere götürdüğümüzde gözünün irisinin olmadığını söyledi, ama ben halen tam olarak ne olduğunu anlamış değilim, görme problemi olduğu kesin ama sanırım çok çok az görüyor. Bir diğer özelliği ise dilsiz olması, daha hiç miyavlamadı sadece çok acıkdığında ona mama verirken mama kabını geri çektiğimizde gardını alıp hırıltıya benzer bir ses çıkarıyor.
Onun kör olduğunu anladığımız anda onu sokağa bırakma düşüncesi tamamen yok oldu, üstüne bir de çok sevdiğimiz Sherlock'u kaybedince o bizim evimizi paylaştığımız yeni bir  "can" oldu.
Adını da bir dişi olduğu için Zeytin koyduk.
Şunu bilmemiz gerek, korku bütün canlıların ortak güdüsü. Watson onunla oynamak istiyor ama Zeytin çok küçük olduğu için ve sokakta kim bilir hangi travmaları yaşadığı için, korkudan altına yapıyor. Sanırım bir süreliğine ayrı odalarda ya da bizim gözetimimiz altında bir araya gelebilecekler.

Yaptığım bütün şeyleri "ben" olduğum için ya da aklım, öğrendiklerim, -herkesin en çok sığındığı - vicdanım için yapıyorum, birkaç haftadır kafamda, hiçbir davranışı birilerinden saygı görmek, onay almak ve böylece egomu beslemek için yapmanın irrasyonel ve sahte olduğu düşüncesi geziyor. Ben dışındakilerin onayı, saygısı... için birşeyler yapıyorsam bu zaten yanlıştır.
Bu yazıyı da öyle okumanızı isterim.

Zeytin halen yaşadığı travmalar yüzünden kızdığında bizi tırnaklıyor ya da ısırıyor ve canım ne kadar yanarsa yansın ona asla kızamıyor sadece "çok ayıp" diyorum.
Bu günlerde ben hayatı  görmeyen ya da kısmen gören bir kedinin gözlerinden tanımaya, onu öğrenmeye çalışıyorum.

25 Temmuz 2018 Çarşamba

İyi Kötü Hayat

Hayatın en güzel yanı;  yarın bize, çevremizdekilere, ülkelere, ülkemize ve hatta dünyaya ne olacağını yüzde yüz bir kesinlikle kestirememektir.

Amerika'da yaşadığımız dönemde evimize çok yakın bir halk kütüphanesi vardı, oraya gidip kitapların arasında dolaşmak, onlara dokunmak en büyük keyif aldığım şeylerden biriydi... Bir de kütüphanenin bir köşesine insanlar okumadıkları ya da okuyup bitirdiklerin kitapları bırakır, isteyen gönlünden ne koparsa bir kutuya koyar ve istediği kadar bu bırakılan kitaplardan  alabilirdi. Hayatımı derinden etkileyen birkaç kitapla bu sayede tanıştım.
Bunlardan birisi Dan Millman'in Peaceful Warior ( barışçıl savaşçı) idi. O kitaptan öğrendiğim bir Çin hikayesi benim düşünme tarzımı da değiştirdi.

"Bir köyde, bir baba ve  oğul bir ata sahiptirler ve çiftçilik yapmaktadırlar. Günlerden bir gün at çiftlikten kaçar. Komşular, "ah şimdi nolacak sadece bir atları vardı nasıl çiftçilik yapacaklar? Bu ne kötü kader. " diye üzülürken baba, " bakalım göreceğiz, iyi de olabilir kötü de" dermiş. Bir süre sonra da kaçan at bir grup vahşi kısrakla geri dönmüş. Bu defa komşular, "ne şanslılarmış, bi sürü atları oldu" diye sevinmişler. Baba gene vakur, " bakalım, iyi de olabilir kötü de." demiş.
Çiftçinin oğlu bir gün bu vahşi kısrakları eğitmek için bindiği vahşi kısraktan  düşerek bacağını kırmış. Gene komşular "ah ne kötü şimdi baba tek başına ne yapacak diye" üzülmüşler. Baba gene vakur, " bakalım iyi de olabilir kötü de."

Gel zaman git zaman o bölgede bir savaş çıkmış ve bütün sağlıklı gençler  savaşa çağrılmış ama bizim çiftçinin oğlu sakat olduğu için asker olarak savaşa katılmamış.

Her orman yangını haberi içimi dağlardı birkaç yıl önce Bilim Teknik dergisinde bir yazı okudum ve bakış açım tamamen değişti. Yazıya göre doğal yollarla çıkan (yıldırım vb) orman yangınlarının ormana inanılmaz faydası da vardı. Örneğin yangından çıkan duman karabaş otunun çoğalmasını sağlıyordu. Sonra yangınla birlikte bazı bitkilerin kökleri etkilenmediği için bir çeşit bitki örtüsü değişim oluyor bu da toprağı daha verimli hale getiriyor ve başka tür canlılara da ev sahipliği yapıyordu. En ilginçti ise bazı bitki tohumları ancak yangının verdiği ısı ile çatlayabiliyor, ve bitki ya da ağaç haline gelebiliyordu.

"İyi ve kötü diye birşey yoktur."der William Shakespeare "biz öyle düşünürüz. "
(There is nothing either good or bad but thinking makes it so.)

Dünya olaylarına, ülkemizde olup bitenlere ve en önemlisi hayatımızda başımıza gelenlere bir de bu açıdan bakmalı.

Mutluluk da, acılar da, hayat gibi kalıcı değildir. İyi dediğimiz şey kötü, kötü dediğimiz şey iyi olabilir.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Acının Beş Aşaması


I am human and let nothing human be alien to me.
Terence (BC, 185-159 ca) 

"Ben insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değil."
Terence (MÖ, 185-159 dolayları) Sonradan şair olan Romalı köle

Yaşadığımız her olay bir roman, bir film, bir hikaye  kurgusunda olduğu gibi belirli aşamalardan geçmek zorundadır. Bu kurgu roman, film, hikayelerde; giriş, gelişme ve sonuçtur. Bu üç aşamayı bize anlatamayan her hikaye absürttür.  Bu böyle olmak zorundadır çünkü dünyada yaşayan bütün canlılar bu olay örgüsünü (plot) yaşarlar; doğarlar, gelişirler ve ölürler. 

Acının beş aşamasını ilk defa DR. House dizisinde House'un kanser olan hastasını ölümden korumak isteyen güzel doktorumuz Cameron'a anlatırken duymuştum. 

Hepimiz her acı ile karşılaştığımızda bu aşamaları yaşarız. Kaçamazsınız, kaçınılmazdır. Bir çocuğun doğması, emeklemesi, dal durması, yürümesi ve sonunda da koşmasına benzer. 

Bu aşamaların hepsini hayatımda defalarca yaşadım ve daha da yaşayacağım. Siz de yaşadınız ve yaşayacaksınız. 

Acının beş aşaması vardır; inkar, (denial) öfke, (anger), pazarlık, (bargain) deprasyon,  (depression) ve kabul. (acceptance) Yaşadığınız ve yaşayacağınız her acıda bu basamaklardan yürüyerek geçeceksiniz, bilin. 

Bilmek sizi delirtmediği sürece daha güçlü kılacaktır. Bilgi kadim zamanlardan beri güçtür ve bu yüzden de en derin bilgiler hep gizli kalır; bu Babil'in ziguratlarından uzayı gözetleyen rahiplerinden, Roma'nın kiliselerine, günümüzde bütün ulusların gizli servislerine kadar geçerli olan bir kuraldır. Çünkü bilgi size ayrıcalık kazandırır ve diğerlerine karşı üstünlük sağlar ve onları kolayca yönetmenize yarar.  Buna inanmıyorsanız bir daha doktora gittiğinizde hastalıklar konusundaki cehaletiniz sizi nasıl çaresiz, doktorunuzu nasıl büyük bir otorite haline getirdiğine dikkat edin. 

Gelelim acının beş aşamasına...

İnkar 

Yaşadığımız her acının ilk aşamasıdır. Bu biraz insan egosunun kendini "seçilmiş olan" (Matrix filmindeki Neo ya da İsa Peygamber) olduğuna inanması ve kutsal bir gücün bizi koruyacağı ile ilgilidir. Acıyı kendimize yakıştıramayız. Ağzımızdan dökülen ilk cümle genelde bir Cüneyt Arkın filmi repliğidir, "N'ayır Nalan, n'olamaz... n'olamaz...!" Ama olmuştur. Burada takılıp kalamazsınız. İkinci aşamaya geçmek zorundasınızdır. 

Öfke 

Öfke bir savaş enstrümanı olmuştur hep, böbrek üstü bezlerinden gürül gürül akan adrenalin hormonun yönetimi ele geçirmesidir, bir nevi bir darbe, bir coup  d'etat tır. Bu aşama acıdan daha çok acı veren aşamadır. Her şeye saldırırsınız, en kutsalınıza kızar suçlu ararsınız bu biraz da suçu ötekileştirip onunla savaşmak için gereklidir de; unutmayın dışarıdaki düşmanla savaşmak içerdeki düşmanla savaşmaktan daha kolaydır. En zor savaş kendimizle olandır. Bu aşamadan da ayrılmak zorundasınızdır.

Pazarlık
Bu aşama biraz esnaf-müşteri ilişkisine benzer; elde edebildiğin maksimum kar üzerinden gelişir. Aldığım fiyata veriyorum ya da zararına satıyorum yalanına kadar gider. Her iki taraf da maksimum kar için kararlıdır. Müşteri ( burada acıyı yaşayan) esnafın "aldığım fiyata veriyorum ya da zararına satıyorum" sözüne inanmak zorundadır çünkü bu mala ihtiyacı vardır. Diğer aşama gözükür.

Depresyon 

En uzun süren aşamadır. Her detay en ince ayrıntısına kadar didik didik edilir, bu aşama çok yavaş geçer zamanın göreceliği zirve yapmıştır. Zamanın durduğunu bile düşünebilirsiniz; herşeyi ağır çekim görürsünüz. En küçük ayrıntıyı görürsünüz. Burada çok kalmamalısınız, yoksa sonu delirmektir.

Kabul 

Bu aşamanın pozitif anlamı Hint felsefesinde nirvanadır. Acıda ise koşulsuz teslimiyettir. Bütün kozlarınızı kullanmış ama sonuç (yani acının bize yaşattıkları) değişmemiştir. Kabul kaçınılmazdır. Rahatlama anını içinde taşır. Artık yüzünüzde, ruhunuzda, düşüncelerinizde, duygularınızda acı çekmenin hüznünü taşıyacaksınızdır. 

İnsanı acılarını böyle yaşar. Sonuç, Büyük İskender'in bir kenti ele geçirdikten sonra hocası Aristo'ya sorduğu, ''Ne görüyorsun?''  sorusuna Aristo'nun cevabında gizlidir.

Zafer ya da hiç!

Ya da 

İsa peygamberin, çarmıhta son nefesinde söylediği, 

 "Elohi, Elohi, lema şevaktani" yani, "Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?"* sözleridir


*Markos 15:34 Matta 27-46

22 Temmuz 2018 Pazar

Cognitive Evrim Epigenetik Nörogenesis ve İnsan


Cognitive evrim, epigenetik, norögenesis, ve insan.

Canlılığın ne demek olduğunu bilen bulunduğunu düşünmüyorum. Sadece bir tanım, bir kavram, bir sıfat, bir   isim ve bir varlık olarak canlı var. Canlılığın en belirgin özelliği dışardan gelen etkileri duyu organları ile algılaması ve buna tepki vermesidir ama bu aşamaya nasıl geldiğimiz konusunda bir bilgimiz olmadığını biliyorum. İnanmak insanın aklının yetersiz olduğu anlarda aklın kendini korumak için geliştirdiği bir fenomendir. Bu da müthiş bir düşünme alıştırması bir paradoks taşır içinde; akıl olduğu için inanç gelişir ve akla rağmen inanırız, ibadet eden tilki göremezsiniz. Evrimsel olarak beyni cognitive seviyeye ulaşmamıştır çünkü.  Ama bu 10 milyon yıl sonra tilkilerin de kutsal mekanları yapmayacağı anlamına gelmemelidir. Evrim rastlantısaldır seçmez; seçmenin, seçilmenin  kendisidir.  
İnsanın ortaya çıkışının sebebi dinazorları yok eden meteordur. O meteorun Dünya'ya çarpması ise; dünyanın içinde bulunduğu boşluk büyüklüğüne ve dev Jüpiter'in çekim alanına rağmen ondan kurtularak  bize ulaşması başka büyük bir muammadır. Evrenin büyüklüğü ile ilgili bildiğimiz bir şey var evrenin de atom gibi binde biri maddedir geri kalanı boşluk, (karanlık madde de olabilir, kim bilebilir ki?) örneğin güneşe her baktığınızda 9 dakika öncesini yani  ona her baktığımızda güneşin dokuz dakika önce ölmüş bir hayaletini görürüz. Çünkü Dünya ve Güneş arası 150 milyon km'dir (1 astronik birim) ve ışık saniyede 300 0000 km/s ile hareket eder. İşin içinden çıkamadıysanız bir şeye inanın, sigortanızı devreye sokun, inanmanın cennet bahçesinde herkese yer var.  Güzel haber dünyayı ve yaşamı ve insanı delirmeden anlamaya çalışan insanlar var ki, onlar da insanlığın delirmemesinin sigortasıdır. 

İnsanın cognitive ( bilişsel ) yanı,  cognitive olmayan canlılığın bir sonucudur, bu cognitive ağın nasıl oluştuğunu bir bilenin de olduğunu sanmıyorum ama bunu anlamaya çok yakın olduğumuzu biliyorum. Eğer yeni öğrendiklerimiz, yeni bildiklerimiz başka bir cognitive kavrayışla bizi başka bir algoritma kullanarak başka bir cognitive yöne doğru yönlendirmezse. Bu biraz bazı antik Yunan filozoflarının gerçeğe yaklaşması ama bunu deneysel olarak asla ispatlayamamalarına benzer. Aristo'nun dünya merkezli evren teorisinin insanlığın evreni anlamaya başlamasını 2000 yıl geciktirdiğine inanılır. Bu olayda sosyal varlık olmamızın ve lidere otoriteye itaatın insanlığı nasıl geri bıraktığını da görürüz. 

Cognitive gelişme linear ( çizgisel ) ileri doğru değildir, mehter takımının iki adım ileri bir adım geri gitmesinin yanında  her yöne değişik paternler ( motif) kullanarak yol alması gibidir. Kaotiktir. Her kaos bir düzendir de, sadece biz kaosun hangi paternleri kullandığını bilmiyoruz. 

Bizi diğer canlılardan ayıran tek bir farkımız var, cognitive düzeye ulaşan tek türüz. ( homo sapiens ) Ama bütün canlılar aynı genetik bilginin değişik varyasyonlarını taşır; DNA'mız yediğin üzüm ile yüzde 20, şempanze ile yüzde 99 aynıdır. Diğer canlılarla aynı ortak tek atadan geliyoruz. Birisi bir daha size odun ya da hayvan dediğinde kızmayın, kabul etmesi zor ama genetik olarak evet hepimiz bir odun, bir hayvanız. Milyonlarca yıl hayvan olarak yaşadıktan sonra bugünkü cognitive düzeye ulaştık. Hayvan geçmişimizi siz görmezden gelebilirsiniz ama genlerimiz bu bilgiyi bizden korumak üzere evrimleşmiştir ve bu bilgiyi en derine, en bilinmeze ve en mikro düzeyde saklamaya devam edecektir. Değişerek bizi daha iyi ya da daha kötü yapacaktır. Daha dayanıklı ya da daha korumasız. Bu genetik değişimin bir sonucudur epigenetik. 

Epigenetik yaşam biçimimizin, yendiğimiz içtiğimizin, alışkanlıklarımızın genlerimizde oluşturduğu değişimin çocuklarımıza aktarılmak üzere genlerimizdeki değişikliklerdir.  Kaotiktir ve içinde kelebek etkisini taşır. Spor yapıyorsanız spor yapan genetik bilgi çocuğa geçer ama bu size hayatta kalmayı garantilemez. Sigara içen birisi bu bilgiye genetik koda aktarır ve çocuğuna geçmesine neden olur. Çoçuğunun da bu yönde bir bağımlılık geliştirmesi olasılığı artar. Hangisinin evrim zincirinde hayatta kalacağının bir garantisi yoktur. Teorik olarak spor yapanın hayatta kalması beklenir ama bu böyle olmayabilir. Sanayi devriminden bu yana dünyanın hava kirliliği artmaktadır bu yüzden de sigara içenlerin torunları teorik olarak hayatta kalması daha olasıdır. Çünkü evrim kördür, seçimlerini iyi ve kötü üzerineden yapmaz. Seçerken en iyi uyum sağlayanı hayatta tutar. Ama siz gene de spor yapıp sigara içmeyin. Çünkü bizim kısa ömrümüz bunlardan hangisini göreceğimiz konusunda yetersizdir. 

Nörogenesis beynimizin nöronlar arası bağlantı oluşturma sürecidir. Her çocuk dünyaya geldiğinde herşeyi içinde taşıyan bir nörolojik ağ ile yüklü bir yazılımı taşır ve bu 2 yaşında en yüksek sayıya ulaşır. Bundan sonra ise çocuk anne ile başlayan nöron budama sürecine girer. Hepimiz annemiz babamızın, eğitim sisteminin, toplumun, beslenme biçimimizin bizden  budadıklarından sonra  arda kalan nöron ağıyız. Bu kalan nöronlar sürekli diğer nöronlarla sinapsis bağ oluştur. Beynimizin yaklaşık  100 milyar nöronu vardır ve her nörön diğer nöronlarla 20 bin sinapsis bağ kurabilir. İşte burada budamadan arda kalan nöronları güçlendirmek eğitimin ikinci aşamasına benzer. Ağaç budama ve en iyi meyveyi üretme gibidir. İyi düşünen bir beyin için budamadan arda kalan nöronları güçlendirmek gerekir ve bunun tek bir yolu vardır çalışmak ve tekrar etmek. 

Sonuç olarak cognitive evrim, epigenetik ve nörogenetik aşamalar yaşadığımız sürede bize ve bizden sonrakilere bir büyük miras olarak kalır. 

İnsan budur.




17 Temmuz 2018 Salı

Tantolos, Cosmos, Kapital, Metro ve İştar

İlk izlenim, ilk görüşte aşk, ilk görüşte vurulmak... Benim de ilk görüşte aşık olduğum bir kayadır Tantolos Kayası. 
Şeylere  bir ad verilmediği sürece kişiliksizdirler; çoğunlukla da sıradan, bayağı aleladedirler. Onlara kişilik veren adlarıdır. Bu da aslında tartışılır.  Sanırım burada da benim en çok sevdiğim fenomen olan paradoks devreye giriyor. Bir şeye, o şey güzel olduğu için mi yoksa biz onu güzel bulduğumuz için mi isim veririz?  Bizde ortaya çıkan güzel imgesi, bizden mi gelir yoksa o şeyden mi? Birincil olan nedeni bulamadığımız her kavram bir paradokstur. 

Tantolos Kayası böyle bir kayadır. Doğanın bize armağan ettiği paradoksal bir güzelliği vardır. Benim için biraz da Avusturalya'da bir düzlüğün ortasındaki Aborijinlerin kutsal kayası Ayers Kayası'na benzer. 

Uzun zaman önce hikayesini şöyle yazmıştım. 


Tantolos Kaya'sı izmir Yamanlar Dağı'nda yer alan ve dünyanın en verimli ovalarından birine, Menemen Ovası'na bakan yekpare bir kayadır. Hemen yanındaki düzlükte yer alan çeşme, bir ihtimal bu topraklarda bir zamanlar kulaktan kulağa gezen mistik, kadim Tanrıları kavgalarını ve Tantolos'u taşır size. 
(Koşuya çıkmam lazım, koşarken olgunlaşsın yazacağım, emin olun keyif alacaksınız, meraklısı İngilizce'de "tantalizing " sözcüğüne baksın )

Nerde kalmıştık?
Koşu ile bacaklar ve beden yoruldu ve küçük bir kaza ile yarıldı ama zihin tazelendi.
Tantalos Zeus ile Plüton'un oğludur. Atlasın kızı Dione ile evlenmiş Pelops ve Niobe (Ağlayan Kaya ) iki çocuğu olmuştur. Tanrılar sofrasına davet edilmiştir. Tanrılar sofrasından ambroisa yani Ab-ı hayatı çalar. Tanrılar da onu çenesine kadar su dolu bir yere yerleştirirler (Yamanlar Dağı'ndaki Karagöl olduğu rivayet edilir)ve başının üzerine de meyveler asarlar, her su içmek istediğinde su çekilir, her uzandığında meyveler dala dönüşür. İngilizce'de Tantalos'tan gelen tantalize "gösterip gösterip vermemek anlamında kullanılır."
Üzerinde yaşadığımız bu topraklar kadim kültürlerin ana vatanıdır. Bu topraklar olmasaydı Batı Uygarlığı da olmazdı.
Büyük bir hazinenin üzerinde oturuyoruz ama oturduğumuzdan olsa gerek, bu büyük kültürü yanlış bir yerden almaya çalışıyoruz, bu yüzden de sindiremiyoruz.


Konumuz sözcüklerin büyüsü olacak. Dün bir kitap okurken karşılaştım. Yunanca cosmos kelimesinin İngilizce'si order (düzen) imiş. Türkçe'de kozmonot, kozmopolit, ve kozmetik sözcüklerinin kökeni de bu cosmos sözcüğüdür. Kozmonot Rusların astronot için kullandığı sözcüktür, kozmopolit, karmaşık kişilikleri ve yapıları temsil eder, poly Yunanca çok demektir. Kozmopolit için çoklu düzen diyebiliriz. Kozmetik ise yüzümüzü düzene sokmaya yarar. 
Burada bize bilimin aydınlık yüzü ile seslenen Carl Sagan'ın Cosmos kitabından ve onun Cosmos belgeselinden sonra onunla anılan Dünya'mızın şiirsel adı "Soluk Mavi Nokta"'yı da unutmayalım. Hepimiz bu Cosmos'un uzak bir köşesine sıkışıp kalmış "Soluk Mavi Nokta"'sında zaman dolduran ölümlüleriz.

Diğer bir sözcük Türkçe'de  sadece kapital,  kapitalist ve kapitalizm olarak kullanılan capita sözcüğüdür. Capita Latince baş demektir. Kapital ise para anlamına gelir. Kapitalist ve kapitalizmin ne olduğunu herkes yaşayarak öğrenir zaten; paran yoksa insan değilsin. "Paran kadar konuş!"un Latince'sidir. Sosyalizm'in fikir babasının teorisini yazdığı kitabın orjinali de Almanca Das Capital'dir. Parayla olan ilgisine gelirsek. İlk paralar metalden yapılırdı ve üzerine hükümranın ya da kutsal varlığın baş kabartması konulurdu. İşte bu capita (baş ) kağıt paraya geçilmesine rağmen para anlamında kullanılmaya devam etti.  ( Bitcoin'e ne desek acaba? ) Kapital'in diğer bir anlamının da başkent olduğunu belirteyim. Ölüm cezasının İngilizce anlamının da "capital punishment" olduğunu belirtelim. 

Diğer bir sözcük de meter'dir. Metre, metro, ve metropol, metrobüs, metropolis ve İngilizce ''mother'' bu sözcüklerden gelir. Bir Yunan tanrıçasıdır ve İzmir Torbalı'da adına kurulmuş olan Metropolis diye bir antik kent vardır. 
Polis kelimesi de şehir demektir. Metropolis Tanrıça Meter'in kenti anlamındadır. Meter'in hikayesi ise Sümer ana tanrıçası İştar'a kadar uzanır ve İngilizcedeki star kelimesi de buradan gelir. Çünkü gökyüzünün en parlak yıldızı tanrıça İştar'ı temsil eder. Venüs gezegenidir. Paskalya Yortusu olarak bilinen Easter (İngilizcesi)  da Tanrıça İştar'la ilgilidir.

Sözcüklerin büyüsü beni hep baştan çıkarmıştır. 
Hepimizin baştan çıkmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 

Yoksa isim verilmeyi hakketmeyen herhangi bir kaya kadar sıradan kalırız. 

15 Temmuz 2018 Pazar

Nif ve bir ritüel enstruman olarak çay

Nif'e ilk defa 2006 yılında çıkmıştım. Sonra yalnızlığımın sığınağı oldu. Kendimden ve başkalarından kaçtığım bir sığınak. İnsanın kendinden kaçması biraz zordur ama imkansız değil. Kendimiz dediğimiz algı, birçok bizin yekvücut olmuş halidir. Bu birçok "ben"in bazılarını sever,  bazılarını eğreti bulur onlardan kaçmak isteriz. Bunun en iyi yolu yaptığımız eylemi ya da bulunduğunuz mekanı değiştirmektir. 

Benim için dağlarda yürüyen "ben" evde sıkılan "ben"den daha iyidir. Kendinizin çıkardığı ayak, etraftaki börtü böcek ve bazen rüzgarın çıkardığı seslerle bir ormanda yürüdüğünüzü düşünün; böyle bir huşu içinde olma anını transa geçmiş inananların ibadet yerlerinde bulabilirsiniz ancak. İnsan düşüncesi bilgiden beslenir, ruhumuz inançlarımızdan ve ikisi arasında kurduğumuz denge bizi diğer canlılardan ayıran önemli bir ayrıcalıktır. 

Küçük bir öneri; kendinizi ne zaman diğer insanlardan izole ve yalnız hissediyorsanız, yalnızlığınızı gidermek için insanlara yaklaşmayın, insanlara yaklaşmak istedikçe kendinizi daha da kötü hissedersiniz. Yalnızlıktan kurtulmamın en iyi yolu bir süreliğine daha da yalnız kalmaktır.

Bisiklet sürüşleri, dağ yürüyüşleri ve fotoğraf çekmek için defalarca arşınlamışımdır bu dağı. 
Nif kelimesi büyük olasılık Nymph yani orman ve su perisinden gelmektedir. Izmir Kemalpaşa (eski adı Nif'tir) kaymakamlığı Nif'in Yunanca gelin anlamına geldiğini yazar. 
Ihtimal doğrudur, çünkü Nif'in doğusunda yer alan zirvenin adı  Türkçe Gelin Dağı'dır.

Nif Dağı kazı çalışmaları Dağkızılca Köyü'nde devam etmektedir. Internet sayfalarından okuduğuma göre Nif aynı zamanda Anadolu'daki 17 Olympos Dağı'ndan biridir de.

Son günlerde en büyük keyfim, bu ulu dağın çeşmelerinden getirdiğim sularla çay demleyip içmek. Nif'in akar durumda olan birçok  çeşmesinden su içmişliğim vardır ve bu çeşmelerin hepsini tek tek bilirim. Ne zaman yanlarına uğrasam yaprak dolan yalaklarını temizlerim.
Hayat bazen bir yudum çay kadar basit ve muhteşemdir. İçine eklediğiniz her ritüel onu kutsar,  küçük günlük ritüellerle kutsanmamış bir hayat monotondur. Dağdan getirdiğim su ile demlediğim çay, bir şifacının hazırladığı hayat veren iksir gibi bütün bedenimi ele geçirir. 

Köşeli beton yapılardan doğaya çıkın ve onun iyileştirici gücüne sığının. Doğada herşey bir kavis çizer, Freudyen bir yaklaşımla dağlar ve silüetleri bir kadın, belki de bir erkek vücuduna benzer doğa köşeli şeyleri sevmez, siz de! 

Ve gittiğiniz bir yerden su getirip çay demleyin, belki anısıdan, belki onu taşımak için verdiğiniz emekten tadı fark edecektir.
Ritüelleriniz yoksa ruhunuz can çekişiyordur. Yudum yudum bu çayı içmek, tanrılara sunulan eski zamanlardan kalma bir kadeh şarap kadar ritüel bir "an"ı yaşatır. 
İçimizde hiç tanımadığımız bir bize giden bir yol açar. 

Kaçımız kendimizi biliyoruz ki? 

5 Temmuz 2018 Perşembe

Eğer ormanda bir ağaç yıkılırsa ve etrafta bunu duyacak kimse yoksa ses çıkar mı?


Uzun bir süre hiçbir ambulans sesi daha önce duyduğum ambulans sesleri gibi gelmeyecek kulağıma. O an içinde bulunduğumuz ortamın sessizliğinin sesini acı bir çığlık gibi yırtan o ses artık bana bir kaza sonrası çektiğim acılarımı, her şeyin çok güzel başladığı, sabah serinliğinin içimi sevinç ile doldurduğu bir bisiklet sürüşünün acı dolu son buluşunu ve yaşıyor olmamın mutluluğunu anımsatacak. 

Olaylar sadece olurlar. Onlara anlam yükleyen bizizdir ve bu anlam hominid atalarımızın homo evresi ile başlayan en az beş milyon yıllık bir hikâyesi vardır. Lucy bir tür olarak,  bilinen bize en yakın ilk insanımsı (hominid) fosildir. Etiyopya'da bulunmuştur ve 3,2 milyon yaşında olduğu tahmin edilmektedir.  24 Kasım 1974 yılında bulunduktan sonra Lucy adını o gün bu olayı kutlarken çalınan Beatles’ın “Lucy in the Sky With Diamonds” şarkısından alır. 
İşte bir olay olduğunda o olaya karşı beslediğimiz iyi, kötü, güzel, çirkin... duygu ve düşünceler bu mirasın bizde bıraktığı genetik ve kültürel kodların bir sonucudur. Bizi insan yapan bu olgudur. Biz insanın olmadığı bir dünyada iyi ve kötü olmayacaktır da. İyi ve kötüyü büken diğer bir etkende yetiştiğimiz kültür ve algı kapasitemizdir. İyi ve kötü yoktur. Anlam vardır ve bu sadece biz insanın verdiği bir kavramdır. 

Bu kavramla ilk karşılaştığımda üzerinde oldukça düşünmüştüm. Her paradoks gibi çok da sevmiştim. 
"Ormanda yıkılan bir ağaç eğer duyulmazsa ses çıkarır mı? Ya da ışığı görmesek var mıdır? " 
Bütün sosyal ve kültürel değerlerimiz özellikle iyi ve kötü kavramı biraz ormanda yıkılan ağacın sesine benzer. İnsan yoksa iyi ve kötü de yoktur. 

Başka kadim bir Çin halk hikâyesinin iyi ve kötü kavramına bakış açısı beni derinden etkilemiştir. 

Yaşlı, fakir bir çiftçi bir oğlu ile çiftçilik yaparak yaşamlarını sürdürmektedirler.  Bir atları vardır ve bir gün bu atları ahırdan kaçar. Komşular veryansın etmeye başlarlar. "Ah sadece bir atları vardı artık nasıl tarlayı sürecekler?" Baba sakin, "bakalım iyi de olabilir kötü de." Der. Birkaç gün sonra at 4-5 tane kısrakla döner. Komşularda bir sevinç "ne şanslılarmış. Bir sürü atları oldu " derler. Baba gene "iyi de olabilir kötü de, yaşayıp göreceğiz" der. Oğul bu kırsaklardan birini eğitirken düşer ve bacağı kırılır. Komşular durur mu, "ah-vah yaşlı adam tek başına ne yapacak? " Baba gene yaşayıp göreceğiz, "iyi de olabilir kötü de!" Tam o günlerde o bölgede büyük bir savaş çıkar ve bütün gençler savaşa çağrılır. Bizim yaşlı adamın oğlu bacağı kırık olduğu için evde kalacaktır. 
 "Sabah keyfimin içine ettiniz ve ben sizi bir yerden tanıyorum." Bana çarptıktan sonra yaklaşan kısa tıknaz esmer adama söylediğim sözlerdi. Bir ara kaskımı çıkarıp baktığımı ve sol tarafından aldığı darbe yüzünden parçalandığını gördüğümü sonradan kaskı tekrar gördüğümde anımsayacaktım. Formamın sol kalça kısmının da tamamen yırtıldığını ve derimin kanadığını ve sol bacağımın üzerine acıdığı için tam basamadığımı da anımsıyorum. "İyiyim ben iyiyim!" dediğimi de anımsıyorum. Telefon numaramı verdiğimi ve eşimle konuştuğumu da. Bisikletimin çok değerli olduğunu ve eve teslim etmelerini ambulansa binerken söylediğimi de. Ambulansta biri başı kapalı iki kadın sağlık görevlisinin bana eşlik ettiğini ve sıçramış kan lekelerini ambulansın tavanında gördüğümü de. Etrafta sallanan kablolar, hortumlar ve diğer sağlık malzemelerini ve içerisinin serinliğinden ürperdiğimi de. Gaziemir’de hastanede bir röntgen çekildiğini, sol kolumdan tetanoz aşısı yapıldığını, bana ağrı kesici yapmak isteyen bir sağlık görevlisini reddettiğimi ama sonrasında ağrının artmasıyla yapmalarını istediğimi,   bu sırda eşimin getirdiği elbiselerle parçalanan formamı onun yardımı ile değiştirdiğimizi ve sol kalçamda kırık olduğunu ameliyat olmam gerektiğini ama ameliyathanenin kapalı olmasından dolayı 112'nin belirlediği Bozyaka Devlet Hastanesine yola çıktığımızı hatırlıyorum. Bu arada bana çarpan aracın içinden kişileri ve şoförü gördüğümü onlardan birine gene "sizi bir yerden tanıyorum " dediğimi, şoförün elindeki poşette süt ve muz olduğunu gördüğümü, onlara gerek olmadığını, üzülmemesini gerektiğin,  boş ver dediğimi de hatırlıyorum. Çünkü bana çarpan adamın suratında da acıyı görüyordum. 
Belki verdikleri ilaçlardan Gaziemir Bozyaka arasında ambulansta neler olduğunu hiç anımsamıyorum. Ambulanstan indikten sonra film sarmaya başlıyor. Ters açıdan gördüğüm insanlar tavandaki ışıklar ve beni hastanede bekleyen benim gibi sporcu olan öğrencim Ayşenaz'ın Yeşilyurt Devlet Hastanedinde çalışan babası Yavuz'u mavi renkli sağlık personeli elbisesi ile görüyor onunla konuşuyorum. Onu daha önce Gaziemir'deki hastaneden aramıştım çünkü. MR'ın çekilişini de çok iyi hatırlıyorum. İki gün kalacağım üç kişilik, biri menüsküs ameliyatı olan bir futbolcu ve bir motosiklet kazası sonrası sol bileğine konan platini çıkartmak için ameliyatı bekleyen iki gencin olduğu odaya taşınmıştım. 

Bütün insanlar başlarına bir felaket, gelmediği sürece kendilerinin süper bir güç tarafından korunduğunu düşünme eğilimindedirler.  Böyle bir şeyin asla onların başlarına gelmeyeceğini, başlarına gelinceye kadar inanırlar. Her birey kendince biraz ‘Supermen’dir. İnsana dair öğrendiğim en önemli gerçeklerden biri, insan çoğunlukla irrasyonel (akıldışı) olma eğilimindedir. Bu biraz da evrimin bize kötü bir armağanıdır. Bazen çalışır da; akıldışı dediğimiz şey bizi hayata bağlayan realitemiz olabilir. Bunun yanında varoluşumuzu anlamlandırma çabası zaman zaman bizi bu irrasyonel eşikte test eder. Fiziki dünyada olmayan birçok şeye inanırız. 

Başkalarının acılarını izlemek, dinlemek ve bundan dolayı acı çekmek, onun acısını hissetmek, (empati) böyle bir olayın bizim de başımıza gelebileceğini düşünmemizdendir. Bunun bir de tam tersi vardır Almanca schadenfreude denen bu kavram başına kötü bir olay gelen bir insanı gördüğümüzde onun yerinde olmadığımız için duyduğumuz mutluluğu anlatır. (schadenfreude: German (noun) pleasure derived by someone from another person's misfortune. Almanca (isim) başkalarının şanssızlığından mutluluk duyma)
Hayatı hep bir armağan olarak görürüm bunun tam tersi olduğunu iddia eden bir görüş de var; adı antinatalizm. Bu düşünceye göre dünyada çektiğimiz acılar hazlardan daha çoktur orgazm birkaç saniye sürer örneğin ama doğum acısı oldukça uzun. Bacağımızın kırılması anlıktır ama iyileşmesi günlerce ve acı doludur.  Bu görüşü benimseyenler; dünyanın insansız daha iyi bir yer olacağına ve daha az acı çekileceğini düşünürler ve bu yüzden de dünyaya çocuk getirmeye karşı çıkarlar. Yaşadıkça bazen kendime sormadan edemediğim bir sorudur bu; ben de bir antinatalist miyim acaba? Carl Jung'un çok güzel bir sözü vardır.  "İnsan anlamsız yaşayamaz." der. Hayatımızdaki bu anlam boşluğunu doldurmanın en iyi, en kolay ve en zevkli yolu çocuk yapmaktır. Böylece bize ait bir şeyin bir süreliğine de olsa ileriye aktarmış oluruz. (en azından bir tür olarak dinozorlar gibi dünyadan yok olmadığımız süreye kadar) İşte bu eşikte yaşam kendine bir yol bulur. 
Albert Einstein'ın Evren'i ve zamanı biraz daha iyi anlamamızı sağlayan relativity ( görecelilik, izafiyet) teorisine göre zaman görecelidir; görecelik zamanı büker. 
Acı zaman algımızı derinden bükerek onu yavaşlatır, haz ise bükmeyi ters yöne çevirir ve zaman algımızı hızlandırır. Bu iki andaki zaman algımız dengesizdir; haz kısa, acı çok ama çok uzundur. Arşimet'in bana öyle bir kaldıraç verin ki dünyayı yerinden oynatayım dediği kaldıracı düşünün.  Kaldıranın bir ucunda dünya, destek noktası dünyaya çok yakındır ama kaldıracın  diğer ucundaki Arşimet'i görmek imkânsızdır. İşte haz, dünya ve kaldıracın destek noktası arasındaki uzunluksa acı, destek noktası ve Arşimet arasındaki uzaklıktır. Ve gene Arşimet ve kaldıraç metaforunu kullanacak olursak; gücümüz kaldıracın destek noktasından sonraki Arşimet'e olan uzunlukla doğru orantılı olarak artar. Acı bizi olgunlaştırır, haz şımartır.  
Peki neden? 
Acı çeken bir insanın zaman algısı yavaş işlediği için her şeyi ağır çekim bir film sahnesi gibi yaşar, en küçük ayrıntıya odaklanma, onu inceleme şansı vardır. Hayatlar o anlarda defalarca geriye sarılır. Her şey didik didik edilir. Oysa haz hızlı bir trende gitmek gibidir; dışarıdaki hiçbir nesneyi tam olarak algılayamazsınız. Hız arttıkça her şey silikleşir. 

MR sonuçlarına göre ameliyat olup olmayacağım ertesi sabah yapılacak konseyin kararına kalmıştı. Bu arada odaya genç doktorlar girip çıkıyordu, ben acı ile kıvranıyorum ayağımda boxer iç çamaşırım ayaklarım boylu boyunca uzanmış yatıyorum kirli sakallı orta yaşlı bir tanesi nedenini anlamadığım bir şekilde üstümü örtmemi çocuk azarlar gibi söyledi. Sanırım bu artiz doktorumuzda beş milyon yıllık ahlaki normların birisi ortaya çıkmış, benim boxerlı testisler ve onların arkadaşının boxerlı duruşu abimizi rahatsız etmiş ve doktor olmanın (burada güç) şımarıklığıyla uyarıyı bir çocuğu azarlar gibi yapma hakkını ona vermiş. Çok da takılmamak lazım, onların da sonuçta bir iş yükü var.
Bu sırada konsey öncesi ameliyat olup olmamaya ilişkin farklı fikirler almak için İzmir'de bu konularda çok başarılı olan bir özel hastanede çalışan komşumuzu aradım, çekilen MR görüntülerini şifremle herkes görebiliyordu, çalıştığı özel hastanedeki doktorların filmlerime bakarak ameliyata gerek yok konusunda görüş birliğine vardıklarını söyledi. Bu görüşü de etik nedenlerle Bozyaka'daki doktorlarla paylaşmamamı rica etti. "Bu doktorlara güvenin nasıl?" diye sordum. Tam dedi. Rahatlamıştım. 
Ertesi gün Konseyden de ameliyata gerek yok kararı çıktı. Ben bir de İznik Ultra sırasında tanıştığım Cerrah olan ve Eskişehir'de yaşayan Egemen Döner'i arayıp görüş almak istedim. Kendisi ve arkadaşları filmlere bakıp ameliyata gerek yok görüşünü belirttiklerinde içim rahatlamıştı. 
Trafik kazası geçiren kim diye soran iki genç içeri girdi. Bir avukatlık firmasından geliyorlarmış ve benim şikâyetçi olmam durumunda dava açıp tazminat alabileceğimi söylediler. Ben, teşekkürler dedikten sonra kartlarını bırakıp gittiler. 
Ertesi gün Jandarma ifademi almak için geldiğinde şikâyetçi olmadığım şeklinde ifade verecektim. Hastane işlemleri için aldığımız jandarmanın tuttuğu kaza raporunda olay kısaca anlatılıp, benim hiçbir hatamın olmadığı bana çarpan şoförün yüzde yüz suçlu olduğu yazıyordu. 
İnsanların zor anlarında onları daha da zora sokmanın hiçbir anlamı olmadığına öyle yaparsam bunun benim insanlığımın, o beş milyon yıllık insani değerlerin güzel olanlarından birinin, empati kurmanın, yok olacağına inanıyorum. Karma er ya da geç sizi de bulacaktır. (bu arada bir aziz olmadığımı da biliyorum, ilk taşı günahsız olanınız atsın hikâyesini de) 
Bana çarpan aracın şöföründen sadece bundan sonra bisikletli görünce daha dikkatli olmasını istedim. "Bilerek vurmamışsındır herhalde." dedim. "Nasıl oldu?" diye sordum. "Size çarptığım noktada karşı taraftan hızla viraja giren bir arabaya çarpmamak için kıvırdım size çarptım." "O zaman çok hızlıydın." dedim. "100 falan vardı." hocam dedi. Bana çarptığı araç İsuzu'nun pikap modellerinden biri. Bana çarpan aynanın fotoğrafını gösterdi. Parçalanmıştı.
Daha önce bisiklet ile sık sık kullandığım bir yoldur bu, Gaziemir'den başlar Küner kavşağından sağa Gümüldür yoluna girer Şaşal Köyünü geçer, Deliömer Köyüne dönen yolu geçer geçmez ilk yokuş sizi karşılar. Geçen yıl bu yolun bulunduğu orman tamamen yanmıştı. Bu yolu benim için güzel kılan -eskiden ormanı- bu ilk yokuştan sonra küçük birkaç yokuş sonrası başlayan yaklaşık 3-4 km uzunluğunda süren tırmanış ve sonrasındaki Ege Denizi'ni suratınıza çarpan inişidir. Adrenalin artar bu inişte. Eğer hızınızı kontrol etmezseniz iki yerdeki keskin viraj inişinizi riskli hale getirir. Sonra Gümüldür'ün mandalina bahçeleri arasından geçerek Ürkmez sahil yoluna çıkarsınız. Bu yol düz olduğu için rüzgar yoksa pedala kuvvet bastığım bir yoldur. Bademli'den Seferihisar yoluna dönerim bu bölge Poseidon'dan kaçışı simgeler, Strava'da açtığım bir segment vardır. Sonra mandalina bahçeleri tekrar bulur sizi, Orhanlı Köyüne kadar da eşlik ederler. Yeniköy Menderes ve tekrar Gaziemir 88 km ile biter. Bayılırım. 
 26 Haziran sabahı bir bisiklet kazası ile başlayan 6 haftalık bir yatak istirahati ve sonrasında ne olacağını bilmediğim bir dönem beni bekliyor. 
Kaza olduktan sonra hastanede ve evde uykuya geçtiğimiz an ile uyku arasındaki sürede kaza yaptığım yere kadar bisiklet sürüp kaza öncesine geri sarmak için uğraştım durdum ama bilinç denilen şey bunun bir rüya olduğunu biliyordu. 
Kaza anından şu ana kadar hemen hemen her şeyi en ince ayrıntısına kadar anımsıyorum. Daha güçlüyüm. Onu da anmadan geçmeyelim, "Sizi öldürmeyen şey güçlendirir." demişti Nietzsche. 
 Ne demiştik acı hayatımızı yavaşlatır, bu yüzden bu yavaşlıktan öğreneceğim çok şey var. Okuyor, dinliyor, yazıyor, izliyor, düşünüyorum. 
Bizim yaptığımız koşuların yarış raporlarında yazılı olmayan bir gelenek vardır. Yarışta bize yardımcı olan gönüllülere yazının sonunda teşekkür edilir. Bu teşekkürü olmayan raporlar bence eksiktir. 
26 Haziran 2018 saat 06:45 suları başlayan ve bir film gibi akan kaza sonrası geçen sürede çoğu kez canımı yakan bütün sağlık personeline -beni azarlayan doktor da dahil- herkese, eşime ve Yavuz'a teşekkür ederim. 

Acıyı yoğun bir şekilde yaşadığım bu günlerde, gizli kahramanlarım, sevdiklerim, bugüne kadar biriktirdiğim güzel ve  çirkin her ne varsa; ruhumda, beynimde, aldığım her nefeste benimleler. Onlarla büyüyor, onlarla varoluşum bir anlam kazanıyor.


The tree falling in the forest it doesn't make a sound if it is not heard?  The Same thing with sight - light is not there unless it is seen.