28 Ocak 2019 Pazartesi

Sisu

İzmir'de uzun süredir hiç bu kadar çok yağmur yağmamıştı. Gök delinmiş gibi durmadan yağdı. Etkilerini bugün bisiklet sürerken gördüm, yol kenarında oluşmuş minik dereler, yamaçlarda şelalecikler ve kulaklarımda her yönden gelen su sesleri...

Yol bisikletimle dışarı çıktım, artık kurumuş olduğunu düşündüğüm asfalt yolda bir sürüş yapmaktı amacın. Menderes'i geçip sağa Dereköy kavşağından döndüğümde karşıda Teke Dağı'nın sis altında olduğunu gördüm. Siyah ve gri bulutlar hızla kuzeye doğru yol alıyordu. Çatalca yol ayrımına geldiğimde aklıma o an beni baştan çıkaran sisu sözcüğü geldi, bir de 10 km hiç durmadan süren Efemçukuru tırmanışı. 

Her metresini bildiğim bir tırmanış yolu. Açtığım bütün segmentlere Hobbit ve Star Wars'tan isimler verdiğim Strava'ya göre 86 tırmanış yaptığım ve her sürüşümde yoruldukça ana avrat küfretiğim bir  tırmanış yolu. Bu yolun bana öğrettiği bir şey var; hayatınızda bir zorluk ile test edilmemişseniz, olgunlaşmaz, oto kontrolü öğrenemezsiniz. Bu yolun yazı sıcaktan, kışı soğuktan çekilmezdir, bir de buna yer yer yüzde 10'a varan eğim eklenince tam bir challenge (meydan okuma) olur bu yol. Bir de challenge renklendirmek için büyük aynakol dişlisi (52 dişli) ve büyük ruble dişlisi (28 dişli ) ile çıktığım olur. Bazen de tırmanışın başladığı yer Çatalca Köyü'nden Efemçukuru yol ayrımına kadar ayakta durarak, oturmadan sürmeye çalışırım bisikletimi. 

Aklımda Sisu... Sisu ile koşucu Anna Frost sayesinde tanıştım. (Nasıl bir sisugirl yetiştirirsiniz? https://www.youtube.com/watch?v=a4PUl-HZvf8) Kendisi bir Sisu Girl'dür. We Are Sisu mottosu ile sadece kadınların başarı hikayeleri olan bir internet sayfası. (https://sisugirls.org/) Sisu Fince cesur kararlı ve dayanıklılığı anlatan bir sözcükmüş. Anlamlı bir hayata sizi bu üç sözcük kadar ne hazırlayabilir ki; cesur, kararlı ve dayanıklı... (Daha önce Facebook'ta tanıttığım Angela Duckworth'un Azim kitabında da geçen bir sözcük Sisu.) 

Yalnızken tehlikeler ile sınanmak bende odaklanma etkisi yaratıyor, bu yüzden yalnız yaptığım dağ yürüyüşlerini ve bisiklet sürüşlerini çok severim. Yalnızken başınıza gelecek kötü bir olay ölümcül olabilir.  Bunu bilen beynim en küçük "bunun sonu  kötü olabilir "- bunlar küçük bir taş, kaygan bir zemin, yanınızdan hızla geçen bir araç, başıboş bir köpek olabilir... olasılığını değerlendirir. Bunu yaparken de vücuda adrenalin pompalar. 
Bugünkü sürüşümün Efemçukuru ile Kavacık yol ayrımı zirve geçişi yağmur altındaydı. Solda uzaklarda Urla daha da uzakta Karaburun Yarımadası, arkamda Sisam Adası. Altımdaki bisiklet incecik (700/25 )bir yol lastiği olan yarış bisikletimdi.  Bu kısmın keyifli olduğunu iniş sırasında yolun daha da ıslak hale gelmesi  fark ettim. Yağmur kesilmiş ama yerler ıslaktı ve yol kenarından akan sular yollarının tıkanması sonucunda zaman zaman asfaltı keserek karşı tarafa geçen su akıntıları oluşturuyordu. Ayaklarım çok üşümüştü. Bacağımda kazadan kalan bir ağrı da vardı. Ama odaklanmam en üst düzeyde sürüşümü geçekleştiriyordum. Kavacık Tırazlı arasındaki dik eğimler iniş için oldukça dikkat gerektiriyordu. Bu yoldakien yavaş sürüşlerimden birini gerçekleştiriyordum. İşte tam o anda fark ettim İzmir Körfez'inin üzerinden yükselen yarım gökkuşağını, içim büyük bir sevinç ile dolmuştu. Gökuşağını görüp de sevinmeyen kaç kişi vardır ki?

Durdum.

Fotoğraf için kırmızı arabanın viraja girmesini bekledim. 

Telefonumun fotoğraf çekmek için ekranında ortaya çıkan içi dolu gri renkli daireye dokundum.

Yerler yağmurdan, bedenim terden ıslanmıştı. 

Soğuktu. 


25 Aralık 2018 Salı

Başka Tanrının Kız Çocukları

İlk defa, okuduğum bir kitapta karşılaşmıştım bu gerçekle. Yazarın bir numara koyduğu hayat ile ilgili gerçeklerden birisiydi: "Dünya adaletsiz bir yerdir." 

O gündür bu gündür beni bir zombiye çevirdiğini düşünsem de, biliyorum ki dünya adaletsiz bir yer. Bütün iyimserliklerimin, insanlığa olan inancımın Polyanacılık oyunu olduğunu biliyorum. Bunlardan daha iyi bildiğim birşey var Polyanacılığın bütün negatif anlamına rağmen ya da John Lennon'un Imagine şarkısında söylediği gibi kendimi bir hayalperest olarak görsem de, bir hayalperest olmaya, çekilen bunca acının boşa gittiğini söyleyen kötümser Yücel'e rağmen dünyanın daha yaşanılır bir yer olması için elimden gelenin kendimce en iyisini yapmaya, bir sincap gibi yaşamaya ve hayata tutunmaya devam edeceğim. Delirmeyeceğim. 

Elif'in iki anlamı vardır. Birincisi Arapça'da A harfidir, ikincisi ise ördeğin suda yüzerken bıraktığı izdir. Her söylendiğinde bir esinti gibi gelir kulağıma ve  ince tiz bir ses kulağımı okşar. Severim, en çok sevdiğim kız çocuğu isimlerinden birisidir. 

Okula ilk geldiğim gün sınıfa girdiğimde inci gibi dişlerinin süslediği gülüşüyle  tanıdım ben onu. En arkada bir erkek çocuğu ile oturuyor, kendi aralarında konuşuyorlar kıs kıs gülüyorlardı. Solaktı. Esmerdi. Kara kaşlıydı. Güzeldi. Bir kız çocuğuydu. 
Önce annesinden öğrendim hikayesini. Annesinin kendi hikayesi de hiç bir kız çocuğunun yaşamasını istemeyeceğimiz bir hikayeydi. Artık sırlarıyla birlikte yok olmuş bir hikaye. Sonu üçüncü sayfa haberlerinde biten bir hikaye. Bu kısmı aslında beni pek de ilgilendirmiyor. Benim yazmak istediğim Elif'in annesini sonsuzluğa uğurladıktan sonra çektiği acının hikayesi. Sınıfımda bir köşede  çalınmış bir çocukluğun her gün bomboş gözlerle bakan ve benimle hiç konuşmadan gözünden süzülen yaşlarla için için ağlayan 7 yaşındaki bir kız çocuğunun bana anlattıklarının acısı. Biliyorum onun acısını hiçbir şey ama hiçbir şey dindirmeyecek ve inci  dişlerinin neşe dolu gülüşü asla geri gelmeyecek. 

Büyüklerin karmakarışık, rezil dünyasının bütün acılarını çocukların çekmesi   haksızlıkların ve dünyanın adaletsizliğinin en büyüğü benim için. 

Tesnim 

12 yaşında bir Suriyeli kız çocuğu. 3. Sınıfa kayıtlı ama okuma yazma bilmediği için yarım gün sınıfıma geliyor. İlk geldiği gün sormuştum. Bilmiyordum. "Baba" dedim. "Nerde?" dedim. Kırık bir Türkçeyle "O öldü." dedi. Ağlamaya başladı.  O gün anladım,  Suriye'nin kurtlar sofrasının acısıydı sınıfımda yaşadığım. Diri diri öz çocuklarını; oğul ve kızlarını yedikleri bir kurtlar sofrası.
Bir süredir Tesnim ve Elif'i yan yana oturtuyorum. Bilirim acıyı en çok aynı  acıyı çeken bilir.Tesnim'den  Elif'e yardımcı olmasını istiyorum. "Bak o da babasını kaybetmiş." diyorum. "Elif'im" diyorum, "sana senden çok yardım etmek istiyorum ama bir şey yapamam." "Çok zor biliyorum ama buna alışmak zorundasın." Yapabildiğim tek şey onu rahatsız etmeden ona sarılmak. "Ancak derslerine çalışırsan unutursun diyorum." Ama hafızası silinmiş bir zombi gibi. Düzelecek biliyorum sadece zamana ihtiyacı var. 

Tesnim bir gün bir resimle geldi. 




"Ya bu dünya başka bir dünyanın  cehennemiyse?" diye okumuştum. Çocuklara cehennem ettiğimiz bir hayat. Büyüklerin yarattığı bir çocuk cehennemi. 

Oysa bütün inanışlarda çocuklar melek değil midir?

22 Aralık 2018 Cumartesi

Hayatı Yakala ya da Dark Sarcasm



Dark sarcasm'ı tam karşılamasa da Türkçe kara mizahdır. Sarcasm ince alay ya da iğneleyici söz olarak çevrilebilir. Bu toprakların değişmezlerinden olan; şiş kebab gibi, iskender gibi, baklava gibi ulusal bir simge olabilecek kara mizah, hayatımızın değişmez bir mizanseni olarak her an, her yerde karşımıza çıkabilir. Çini protesto etmek için koreli dövmek... (Çekik gözlüyse Çinlidir amk çocukları...)  Amerika'yı protesto için Iphone kırmak ya da dolar yakmak, bunlardan bazıları. Dark sarcasmı Googlelar iken bulduğum başka bir örnek de şöyle diyordu: "Evren,  nötron, proton, elektron  ve moronlardan oluşur." Diğeri ise, "Zombiler beyin yer, korkma güvendesin."

Bir şeyi anlamak istiyorsak rasyonalize etmemiz gerekir ama sevmek istiyorsak, dramatize ve romantize etmek her zaman işe yarar, bir de tam ayarında uygun müziği fon olarak dayarsanız gözyaşı garantidir. Duyguları harekete geçmiş bir insan inanan insandır. İnanan insana istediğiniz herşeyi yaptırabilirsiniz. Rasyonel akıl biraz batı kültürünün buluşudur. İrrasyonel akıl dediğimiz şey ise inancın. İnançlar ise doğuya gittikçe güç bulurlar kendine. Bu yüzden bir ideolji, inanç uğruna kendini intihar bombacısı olarak yok eden insan tipine batıda pek raslanmaz ama doğu toplumlarında bolca karşılaşırsınız.

Bugün bisikletimle tin tin giderken Yeniköy çıkışı bana göre yolun sol tarafında ekmek, turşu, pekmez, köy yumurtası satan teyzenin tezgahını süsleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Hayatı Yakala yazısını görünce aklıma gelen ilk şey dark sarcasmdı. Soğuktan sıkı sıkı giyinmiş teyze hayatı kendi üretimi ufak tefek şeyleri satarak yakalamaya çalışıyordu. Kolay para kazanan ya da baba parası ile zengin olan insanların söylemidir "hayatı yakalamak." Tuzu kuruların kitabında yeri vardır. Emeği ile zar zor geçinen hiç kimseden duyabileceğiniz bir söz değildir, hayatı yakalamak. Onların kitabında Allah bereket versin, inşallah gibi söylemlerle daha çok rastlarsınız.

Dönüş yolunda durarak fotoğrafını izin alarak çektim. Sonra kocası ile de sohbet ettim. Arabasıyla bir amca durdu, ekmek aldı onunla "yörük müsünüz?" muhabbeti yaptım. Sıradışı bir şekilde çok düzgün Türkçe konuşuyordu. Tire'nin Alaylı Köyü'ndenmiş. Dedesi bir kız peşinden Giresun'dan gelmiş Emiroğulları'ndanmış. Bütün bunları da plakasında 35 BEY ... üzerinden öğrendim. Çünkü "bey misiniz?" diye sordum.Onun için yüz lira ekstra para verdiğini söyledi önce... Ecevit şapkasından ve konuşmalarından dünya görüşünü de anlamıştım. Hayatı yakaladığını düşündüm hepimiz gibi o da kendince  haklıydı.

Hayatın nasıl yakalanacağını kimsenin bildiğini sanmıyorum hepimiz meşrebimizce en doğru yaşayanın kendimiz olduğunu düşünüyoruz. Yakaladığımız balığın en güzeli olduğuna inanmak gibi bir şey bu.






Kuzey yarımkürenin en uzun gecesinin ertesi gününde puslu bir İzmir havası vardı. Dağların yeşili bu sisle biraz griye çalıyordu. Güneş en uzun geceden yorgun ışığını ve ısısını bütün canlılardan saklıyor gibiydi. Hayat akıp gidiyordu. Birçoğumuz yaşadığımız traji komik dark sarcasm dolu hayatlarla onu yakalamaya çalışıyoruz...

Oysa hayat ile ilgili öğrenmemiz gereken şey, hayatı yakalamanın imkansızlığıdır. Hayat sadece yaşanır, çoğunlukla da acı ile sınanarak yaşarız onu.  Hayat yaşadıklarımızın bizde bıraktığı derin izlerdir. İçinde çoğumuzun fark etmediği kara mizah dolu derin izler.








15 Aralık 2018 Cumartesi

Yaratıcılık Stres Yönetimi ve Bad Education

Bilgi             Deneyim

Bir yazıya bir resim ile başlamak sözcüklerin büyüsünü bir anlığa resme aktarmaktır, ama asıl büyü bu bilgiyi (resmi) beynimizin ana dilimize dönüştürüp anlamamızda gizlidir. Göz sadece çok kompleks bir organımızdır ama asıl gören beynimizdir. Bu aslında beş duyu organımız için de geçerlidir; burun kokuyu, deri dokunmayı, kulak duymayı, dil tatmayı bilmez. Bütün duyu  organlarımız bu bilgiyi beynimize iletir, talamus filtereler (sadece koku talamusa uğramaz) duygularımızın da kaynağı limbik sistemde yorumlayıp, bize bilgi vererek bütün sistemi böbreküstü bezlerinden kanımıza nörotransmitter (hormonlar) pompalayarak uyarır. Bu sırada kanımıza akan nörotransmitter kokteylinin yapısına göre  sakin ol, savaş ya da kaç (fight or flight) ya da terle, ürper, hoşlan, şoka gir, bayıl... durumuna sokarak bizi hayatta kalmaya tutar.
Yukarıda anlattığım yapı bütün canlılarda, canlılığın bir ön koşulu olarak değişik düzeylerde olmak zorundadır. Bunu evinizdeki sizi fark eden küçük bir örümceği gözlemleyerek de anlayabilirsiniz.
Bunların dışında pek bilinmeyen bir de varoluş duyumuz vardır. Bu biraz dron çekimi ile bir görüntüyü algılama gibi bilinç ile uzay boşlukta fiziksel ve ruhsal varlığımızı algılamak ile ilgilidir.

İyi bir eğitim anne ile başlar. Uzun süre beynimizin ve bedenimizin olgunlaşması için onun korumasına ve beslemesine ihtiyaç duyarız. Hayata iyi bir başlangıç eğitimli bir anne ile başlar. İyi bir anne duygusal  kontrolü olan  ve istikrarlı bir duygu durumu olan annedir.
İyi bir eğitim bize bilgi kazandırır. Bilgi güçtür diye bir söz vardır. Bilgi güç ise, tecrübe süper güçtür. İlkel  toplumlarda yaşlılara duyulan saygının en büyük nedenlerinden biride budur. Zayıf bir bünyede süper güç, tecrübe taşırlar. 
Bizim eğitim sistemimizde en iyi yaptığımız şeylerden biridir. Çocuklara bir sürü bilgi yükleriz ama onlara bu bilgiler arasında bağlantı kurabilecek deneyimi onlara yaşatmayız. Dondurmanın nasıl yapıldığını, içeriğini en ince ayrıntılarını onlara öğretiriz ama asla dondurmayı tatma fırsatı vermeyiz.


 Bilgi             Deneyim         Yaratıcılık

Mihaly Csikszentmihalyi'yi Türkçe'ye çevrilen tek kitabı Akış ile tanımanızı isterim. Eğer hayatınızda boşluklar olduğunuzu düşünüyorsanız bu boşlukları dolduracak doğru bir enstrüman seçmek için bu kitap iyi bir başvuru kitabı olabilir. Mihaly Csikszentmihalyi'nin ne yazık ki Türkçe'ye çevrilmeyen bir başka kitabı da Creativity'dir. (Yaratıcılık) Kitap alanında en iyi yüzlerce sanatçı, şair, bilim insanı ile yapılan görüşmeler ve yazarın bu konudaki araştırmalarından ortaya çıkmış bir başucu kitabıdır.  Bu kitapta İtalyan ressam Giorgio Vassari'nin nasıl çok iyi bir ressam olduğunu öğrenmiştim. Çok küçük yaşta çizdiği mükemmel çemberleri fark eden bir ressamın himayesinde Floransa'da nasıl büyük bir ressama dönüştüğü yaratıcılığın kaynakları üzerinden anlatılıyordu.

Yaratıcılığın en önemli enstrümanı iyi bir eğitimdir, bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri de budur. Bizim iyi eğitim algımızda çocuğun algılamdığı bir çok şeyi beyinlerine tıkıştırmaktır. Onlara hiçbir zaman deneyim yaşamasına izin vermeyiz. Konserve kutusu olmayan okul sayımız o kadar az ki, çarpık kentleşmenin vurduğu en önemli yapılar okullarımız. Eller yaratıcılığın en önemli uzantısıdır ve çocukların elleri ile birşeyler yaratabileceği bir kum havuzu bile olmayan okullarda eğitim veriyoruz. Tırmanabilecekleri bütün metaryelleri ellerinden aldık. Onların güvenle tırmanabileceği oyun oynayabileceği yerler artık sadece AVM'lerde var. Acı.

Stres yaratıcılığın itici güçlerinden biridir. Stres kortizol hormonunun (nörotransmitter) hayatın keyif hormonları oksitosin, dopamin, serotonin hormonlarının baskılanması sonucunda ortaya çıkar. Oysa canlılık hayatta kalmak üzerine kodlanmıştır. Kortizolun esiri olmuş bir beden, aşırı yorgunluk, mide ekşimesi, yüksek tansiyon... ile test edilir eğer oksitosin dopamin ve serotonin devreye girmezse acı çekersiniz acı kronikse de ölürsünüz. Birşey başarmak dopamin salgısına neden olur bu ödül hormonu diğer hormonları da harekete geçirerek sizi mutlu eder. Dokunmak oksitosini devreye sokar, merhamet hormonudur, sadece dokunarak insanları mutlu edebilirsiniz. Duş aldığınızda kendimizi iyi hissetmenin bir sebebi de suyun bizde uyandırdığı dokunma hissidir.

Stres bireyseldir, araba kullanmak bazıları için stres kaynağı iken bazıları için bir keyif aracına dönüşebilir. Sters yönetimi ancak sakin kalmayı öğrenirseniz ortaya çıkar. Yoganın bu kadar popüler olmasının en büyük nedeni size sakin kalmayı vaad etmesidir. Politikadan ve  politikacılardan bunu çok iyi biliyoruz vaad her zaman alıcı bulur.




Hayat bir dengede kalabilme sanatıdır. siz istesenizde istemesenizde bedenimiz ve beynimiz bunun için çaresizce çırpınır durur. İyi bir hayat için, yaratıcılık ve mutluluk için, bedeninizi duygularınızı ve beyninizi dengede tuttabilmek için, iyi bir eğitim en iyi araçtır. Eğitimin en güzel yanı ise her an; yine, yeni, yeniden başlayabilen bir paradoks taşımasıdır.

Başlıkta yer alan Bad Education bir film ismidir, hayatımızı yaşanmaz kılan da genelde resmi okul hayatımızda ve sonrasında okullarda sadece ders olduğu için pek ciddiye almadığımız hayat bilgisi  dersinin hayattaki kötü versiyonu eğitimimizdir. 

Bir kitabında "Okulda size öğretilmeyen tek şeyin hayatın okulda öğrenilemeyeceğidir." demişti Haruki Murakami.










4 Aralık 2018 Salı

Marshmelow Testi Yoksulluk ve Eğitim


Marshmelow testini kendini geliştirmek isteyen birçok insan bilir, bilmiyorsanız şimdi öğreneceksiniz.
Bir odaya yalnız başına alınan çocuklar, üzerinde marshmelow olan bir masanın önüne oturtulurlar. Bir süre beklerlerse ikinci bir şekeri kazanacaklardır.
Bu çocuklar uzun süre izlenirler bu test sonucunda bekleyenler hayatta daha başarılı olacaklardır. Kısacası otokontrol başarıda ve iyi bir hayat yaşamada çok önemlidir.
Geçen bu deneyin yoksul aile çocuklarında daha az başarılı olduğunu okudum. Kaynakları sınırlı olan ailelerde yetişen çocuklar, acele etmezse kaynağı başkasına kaptıracağını öğrenir.
Yoksulluğun hem toplumsal hem bireysel anlamda telafisi olmayan biyolojik ve psikolojik yaralar açtığını artık öğrenmiş durumdayım.
Yoksul bir ailede ya da ülkede dünyaya geldiyseniz hayata yenik başlıyorsunuz demektir, (Finlandiya'da doğduysanız durum başka) bu açığı kapatmak için bir ömür yetmez.
Dün bir etkinlik için gittiğim İzmir Çiçekli Köy Bahçeşehir Koleji'ni gezerken şunu fark ettim, benim öğretmenliğini yaptığım öğrencilerin birçoğu (belki burslular okuyacak ama onları da orada o zengin çocukların arasında hergün karşılaşacağı çelişkilerle okutmak ne kadar doğrudur tartışılır) böyle bir okulda okuyamayacak. Fen ve teknoloji lisesi bölümünde hani devlet okullarında pek göremeyeceğimiz, üç boyutlu yazıcıları kullanarak protez kol yapılan bir bölüm vardı. Yüzme havuzu, spor kompleksleri, müzik ve resim atölyelerinden...söz etmeyeceğim. (Ettim ) Ormanın içinde beyni oksijen komasına sokacak bir konumu vardı.
Eğer aylık geliriniz on bin liranın altında olan ve çocuk yapmayı düşünen yeni evliler iseniz ya da ikincisi ya da üçüncüsünü düşünen çiftlerdenseniz; yapmayın, yazıktır.
Yaptınız, olmaz, o çocuklar marshmelow testini geçemezler, otokontrolü, uzun vadede plan yaparak yaşamayı öğrenemezler. Sadece bir çoğumuz gibi günü kurtaran sabiler olarak yaşarlar. Çoğunlukla da mutsuz olurlar.

Read Write Think Dream and Break the Rules

Read, write, think, dream sözcüklerini  ilk defa konunun beyin olduğu bir programda duymuştum; oku yaz düşün ve hayal et. 
Bir kütüphanenin girişinde yazıyormuş.
Genelde bunun tam tersi ile karşılaşırız. Örneğin, hayal gücünün bilgiden güçlü olduğuna vurgu yapar Einstein. 
Nasıl inançların kutsal mekanları, camiler kiliseler havralar... ise bilginin kutsal mekanları kütüphanelerdir. 
Kütüphanelerin de tozlu raflarında uyandırılmayı bekleyen ve insanoğlunun bulduğu en sihirli kodlar  harfler ile sözcüklere, cümlelere dönüşmüş düşünceler, hayallerin saklı olduğu kitaplardır kutsal olan.

İnsanlık için, herşey yazı ile başlar diyebiliriz. Yazı öncesi atalarımız bir hayvan gibi yaşıyorlardı. Mağara kovuklarında başlayan ilk çizme çalışmaları bin yıllar sonra yazıya dönüşebildi. yazının ilk örnekleri Sümer'de ortaya çıkar, Doğu'da ise Çin'dir ilk ortaya çıktıkları yer. En eski yazı örnekleri  dört ile beş bin yıl öncesine tarihlenir. Çin'de daha da eskiye dayandığı söylenir. Modern insanın ataları Afrika'dan kırk ile altmış bin yıl önce dünyaya yayılmaya başlarlar. Yerleşik yaşam izleri on ile on üç bin yıl öncesine dayanır. Yazı bu altmış bin  yıllık birikimin bir ürünüdür.  Son beş bin yılı insanlık açısından düşününce yazının gelişimi nasıl hızlandırdığı çok basit bir matematik hesabıyla ortaya çıkar. Ki uzun yıllar yazı sadece çok küçük bir azınlığın ayrıcalığı olarak kalmıştır. Düşünce kendini somutlaştırsan bir araç bulmuştur. Artık uygarlık diyebileceğimiz bir dönem başlar. Önceleri ezberlenerek saklanan bilgi somut bir araç bulmuştur. Bilgi artık yaşlıların ve hafızların tekelinden tabletlere geçmiştir. 

"Yeterince tekrar edilen yalanlar gerçek olur" sözü Hitler'e atfedilir. Aslında bu hayatın birçok alanında geçerlidir. Yeterince tekrar edildiği için doğru kabul ettiğimiz bir sürü zırva ile yaşıyoruz. Çoğunlukla da bu zırvaları sorgusuz kabul ediyoruz. 

İnsan bir varlık olarak evrim sürecinde vahşi doğada hayatta kalabilmesi için  işbirliği içinde olmak zorundaydı. Güçlü pençeleri,  kaçabileceği ya da avını yakalayabileceği hızlı hareket eden bacakları yoktu. Yavrusu uzun süre bakım istiyordu. Beraber yaşamak işbirliği yapmak bizi sosyal varlıklar haline getirdi. İşte böyle bir ortamda sürüden ayrılanı kurtlar kaptığı için toplumun genel inanışlarına kurallarına karşı gelmek ölüm demekti. Bu toplumları tutuculaştıran en önemli unsurdur. Bunu en güzel anlatan Aristo'nun Mağara Alegorisidir. Uzun süre sırtı ışığa dönük bir mağaraya zincirli yaşayan insanlardan birisi dışarı çıkıp geri dönerek ışığı anlattığında mağaradakiler asla ona inanmayacaktır. Yeterince tekrer eden zırvalar gerçeğiniz olmuştur. Bu yüzden on yıldır televizyon izlemiyorum. Televizyon, içinde yaşadığınız mağaradır ve metoforik olarak ışık önden gelir.
Hayatta kalmamızı sağlayan toplumsallaşma bir süre sonra  bizi köleleştirmeye başlayacaktır. 

Düşüncenin hammaddesi bilgidir, bilginin de iki türü vardır; köleleştiren bilgi ya da  özgürleştirsen. Toplu olarak okunan bilgiler sizi köleleştirilir, genelde bir doğmanın ya da inancın ürünüdür ( Kitapları bedavaya dağıtılır ya da sponsoru çoktur) Bizi özgürleştirsen özgür irademiz ile seçeceğimiz ( Ne kadar özgür irademiz vardır? Ayrı bir yazı konusu, kısaca pek yoktur) çoklu seçenekler arasından seçeceğimiz kitaplardır. Özgürlük düşündüklerinizin tam tersini söyleyen kitaplardan geçer. 
Hayal kurmanın hammaddesi düşündüklerimizde saklıdır. 
İnsan hayalle yaşar. Martin Luther King'in "I have a dream..." (bir rüyam var...) diye başlayan Amerikan tarihinde dönüm noktası olacak ve Amerikan siyahi hareketin şiarı olmuş Washington, DC'de bir milyon insana seslendiği bir konuşması vardır. Martin Luther King "I have a plan..." (Bir planım var..) deseydi kitleler üzerinde bu kadar etkili olur muydu? 



Gerçeğe giden yolda kitaplar kadar beni zenginleştiren hiçbir enstrüman görmedim. Hayal kurmaya Tommiks Teksaslarla başladım ben. Okudukça öğrendim, öğrendikçe tanıdım kendimi, insanları ve dünyayı...




Yukarıdaki fotoğraf University of Colifornia San Diago'nun kütüphanesinin ana giriş kapısı bütün renklerin kaynağı sarı mavi ve yeşil ile renklendirilmiş ve üzerinde OKU YAZ DÜŞÜN HAYAL KUR yazıyor. Düşüncelerde bilginin renkleri gibidir, birbirine karıştıkça daha renklenirler.

"I have dream..." 
Benim de bir rüyam var! 
Bir gün bu ülkenin de aydınlık geleceğini kuracak olan gençlerimizin,bu bilinçle içine girdikleri özgür düşüncenin, gelişmenin mabedi özgür üniversitelerinin kütüphanelerinde beyin patlatmaları... 

Kuralları bilemezseniz asla onları kıramazsınız. Bilmediğiniz kurallar yönetir sizi.

READ WRITE THINK DREAM ve kuralları kırmaya hazırlan.




2 Aralık 2018 Pazar

Senin Mavin Benim Mavim

İngilizce öğrenirken zorlandıkça "dünyanın en kolay dolayısı ile en güzel dili Türkçe, çünkü suya, su ekmeğe, ekmek diyoruz" diye bir argüman geliştirmiştim.

Bu sezişimin aslında bir gerçekliğin yansıması olduğunu bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde kavradım.

Bana, sizin mavi olarak gördüğünüz mavinin mavi olduğunu anlatamazsınız, sadece mavi üzerine kabul ettiğimiz ortak bir mavi düşüncesini anlatabilirsiniz. Sonuç olarak da evet bu mavi, mavi deriz. Dış dünya üzerine birçok algımız bu bağlamda çalışır. Aslında her bireyin dış dünya algısı biriciktir ama küçüklükten itibaren ortak bir dil geliştirir ve bu dil üzerinden algımızı tekleştiririz ve bunun böyle yani algımızın bize özgü ve biricik  olduğunu, anlamaz herkesin bizim gibi algıladığını düşünürüz. Ünlü fizikçi Richard Feynman sinestezik bir zekası vardır ve kafasında formülleri, sayıları hep renk olarak görür ve diğer insanların da öyle gördüğünü düşünürmüş, öyle olmadığını anladığında çok şaşırmış.

 Sinestezik algı renkleri duymak, sesleri görmek diyebileceğimiz bir beyin oyunu. Aynı şey disleksiler için de geçerlidir. Öğretmenliğim sırasında birinci sınıfta mutlaka birkaç öğrencim özellikle yazarken disleksik olarak yazmaya başlar ve tersten yazar. Hatta Arapça yazıyı bulanlar disleksi bile olabilir. Bunu geçmişe yönelik birçok olayda olduğu gibi ispatlamak çok zor ama varsayımsal olarak disleksi bir zeka belirtisidir ve ilkel toplumlarda yazı bir aşamadır ve sanıldığı gibi bir gruptan çok bir insanın işi olma ihtimali yüksektir. Yaratıcılık bireysel, gelişim işbirlikçi ve toplumsaldır. Disleksiler biz öğretmenler arasında pek bilinmez, sözcük olarak bilinir de beynin bir oyunu olduğu üzerine kafa yorulmaz. Onlara aptal muamelesi yapılır. Aptallık olarak tanımladığımız şey birçok kez çoğunluğun azınlık üzerine kurduğu bir baskı değil midir? Disleksi biraz solaklığa benzer ve trafiğin akışının tam tersi yönünde ilerlemeye çalışmak gibidir. Disleksisi olan öğrenciler karşı taraftan akan trafiğe karşı koyamazlar ve bir süre sonra da normalleşirler ve çoğunluğa benzerler. Onların disleksik algısını bozmasak ve o şekilde öğrenmelerini sağlasak sonuç ne olur çok merak ediyorum.

İnsanı bunca zorluğa rağmen hayatta kalmasındaki en önemli iki kavram beyinde gerçekleşir ve genlere aktarılır. Bunlardan biri beynin plastisitesidir. Beynin kendi kendini formatlayıp, yeniden öğrenen, öğreten bir yapısı vardır. Her öğrendiği biyolojik ve duyusal bilgiyi, bağlamı da genlere aktarır, buna epigenetik denir. Duygu dediğimiz şey beynimizin yönettiği nörotransmitterlerin bir düzenidir. Bu düzen sonuçta biyolojik tekrarların bir sonucudur yeterince tekrar edilirse birkaç nesil sonra artık bu genetik bilgi epigenetik ile kalıcı olur.

                                             Duygu durumlarımızın kimyasal formülü

İnsan olmanın, hayatta kalmanın en belirleyici unsurlarından biri de canlılığın evrimi boyunca ortaya çıkan  uyum sağlamaktır. Bu bazen biyolojik kodlarımızı dış müdahalelerle değiştirmeye çalışmak hatta yok etmeye kadar devam eder. Afrika'da dünyaya gelen albinoların bir tür lanetli olduklarına inanılır.

Canlılık genetik çeşitliliğin evrimidir bu yüzden bütün canlılar erkek ve dişi üzerinden ürerler oysa başlangıçta tek tür, tek cins vardı. Hatta bu yüzden ensest bütün toplumlarda yasaklanmıştır.  Bir erkekseniz ve hepimizin tek türden evrimleşmediğinize inanmıyorsanız memelerinize bakın. Aslında genetik bilgimiz bazen bilinçten daha akıllıdır. Bu yüzden Leonard Mlodinow Subliminal kitabında bu gerçeği "en değerli olan bilgi en derine, en ulaşılmaza yazılır." olarak belirtmiştir. Dünyanın bütün gizli servisleri de bu gerçeği çok iyi bilirler. Bu yüzden dünyadaki bütün hackerların bir numaralı hedefi Pentagon'dur. En değerli bilgi orada saklıdır. Bu yüzden de en iyi korunanadır. 11 Eylül'de hedef seçilmesinin nedeni de budur.

Parmak izimiz gibi beynimiz de bize özgü ve biriciktir. İyi ki de öyle, zaman zaman bir tek bana tahammül etmekte zorlanıyorum, milyonlarca Yücelle nasıl başederdim ki? Peki neden farklılıkları sindirmek bu kadar değerliyken buna karşı inanılmaz direnç gösteriyoruz? Çünkü atalarımız bir değişim sonuçu bacağını kırdığında modern tıp olmadığı için sonuç ölümdü. Biz bacağı kırılmayan diğer grup üyelerinin torunlarıyız.

Herkesin maviyi kendine özgü algıladığını biliyoruz o yüzden de kimsenin mavi algısı ile uğraşmayın, değiştiremezsiniz.  İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek için uğraşmak artık başka bir evrim düzeyine erişen biz insan için büyük bir sorumluluktur.

Van Gogh'un o hardal sarısınının özgürlüğü hepimizi daha yaratıcı, dünyayı daha yaşanılır bir yer yapacaktır.

24 Kasım 2018 Cumartesi

Öğretmenler Günü ve Abraham Lincoln

Bu dev adamla Amerikan İç Savaşı'nı bitiren ve orada toprağa düşen insanlar için bir ziyaretçi merkezine dönüştürülmüş Gettysburg Savaşı'nın geçtiği alanda bir kenara dikilmiş anıtı ve altında yazılmış Gettysburg Konuşması ile tanışmıştım. 
Abraham Lincoln'ün yaşam öyküsünü dünyayı olumlu yönde değiştirmek için çaba gösteren  her insan bilmeli ve onun mücadele dolu yaşamı ile insanlığa olan büyük inancını asla yitirmemeyi öğrenmelidir. 

Hayatımda okuduğum en güzel kendi ile barışık olma hikayesi de bu güzel insanoğluna aittir. Bir kongre toplantısında muhalefet onu iki yüzlülükle suçlar, söz alır ve " Beni iki yüzlülükle suçluyorsunuz, iki yüzlü olsaydım bu yüzümü kullanır mıydım? " Çıkık çenesi çökmüş suratı ve gri gözleri ile çirkin bir adamdır Lincoln.

Küçük bir anekdot da Abraham Lincoln'ün Cumhuriyeçi Parti'den Başkan olduğudur. Trump denilen adam da Cumhuriyetçi'dir. Politik bir kıvırma ile Kırmızı Suratlı Palyaço için "No Comment"* Ama bu  bize şunu öğretebilir, insanları tanımak istiyorsanız siyasal düşüncelerine,inançlarına, söylediklerine değil karekterlerine ve davranışlarına bakmak gerekir. 

Sonsuza göçmüş insanların anısına bir düzlükte sürekli yanan meşalelerin olduğu bu kutsallaştırılmış alanda tanıştığım bu büyük insanoğlunu bu gün yazmama neden olan ise oğlunun öğretmenine yazdığı mektuptur.  Çocuklara ne öğretmemiz gerektiğini daha güzel anlatabilecek bir metin bilmiyorum. 

Eğitim sistemini büyük bir çıkmaza sokan, çocuklarımıza çok iyi matematik, fen bilimleri, kimya, biyoloji... öğretip, değerler eğitimini sallamamızdır. Öğretmenliğim boyunca öğrendiğim birşey var; hiçbir değer sonuçları test sınavı ile ölçülen bir eğitim sisteminde öğretilemez. Gelelim bu büyük develet adamının mektubuna.

ABRAHAM LİNCOLN’UN OĞLUNUN ÖĞRETMENİNE YAZDIĞI MEKTUP

Oğlum bugün okula başlıyor. Bu bir süre onun için garip ve yeni bir şey olacak, dilerim ona kibarca davranırsın. Bu onun kıtalar aşacak macerası olabilir. Bütün maceralar büyük olasılık savaşı, trajediyi ve acıyı da içine alır. Bunları yaşamak inanç, sevgi ve cesaret ister.
Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.  Fakat şunu da öğret ona:”Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır”.  Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum,  fakat eğer öğretebilirsen,  kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği sessiz zamanlar da tanı. Okulda hata yapmanın , hilekarlıktan daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret . Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran ama kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu, büyük bir taleptir. Ne kadarını yapabilirsin bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum...




Ve bizim mavi gözlü sarışın büyük adamımız, Ankara'da uğultulu bir tepede sonsuzluğa uğurladığımız bizim büyük adamımız ile bu büyük adamın ruhları bir yerlerde mutlaka buluşmuştur. 



23 Kasım 2018 Cuma

Oolong Çayı Ve Nörotransmitterler

Euphoria bir esrime halidir, coşkuyu yakalamak, bir süreliğine de olsa orada kalmaktır. Euphoria'yı yakalamanın en kolay yolu cinsel olgunluğa erişen her hayvanın yaptığı gibi çiftleşmektir. İnsan için bu zaman zaman takıntı haline gelebilir. Frued'e göre bu insanın fallik dönem takıntısıdır. Çocuk cinsel organının bir keyif unsuru olduğunu anladığı dönemde takılıp kalırsa bu kişinin yetişkinliğini de biçimlendirecek ve euphoriayı hep cinsellikte arayacaktır. 

Keyif, euphoia ya da mutluluk dediğimiz anlarda aslında olan şey üç güçlü nörotransmiter; dopamin, serotonin ve oksitosinin beyni ele geçirmesidir. Tehlike anında ise diğer iki güçlü nörotransmiter devreye girer; adrenalin ve noradrenalin. Bu savaş ya da kaç nörotransmiterleri bizi hayatta kalmamızı sağlamak için ilkel atalarımızın bedeninde ortaya çıkmışlar ve günümüz modern insanın bedeninde de yaşamaya devam etmektedirler. Modern yaşamımızın insanı işinden içinden çıkılmaz duruma getiren de bu iki hayatta kalma (survive) nörotransmiterir.  İlkel atalarımız Afrikanın düzlüklerinde etobur bir yırtıcı  ile karşıtlığında böbreküstü bezlerinizden kanlarına bir şelale gibi bu nörotransmiterler salgılanırdı; işte o anda kaçarak ya da savaşarak hayatta kalan homo sapiens türünün en son torunlarıyız. 

Modern hayatlarınızın en büyük problemleri bu en derine, DNA'mıza yazılmış ilkel hayatta kalma kodlarının başımıza bela olmasıdır. Her türlü tehlike anında adrenalin ve noradrenalin kana karışır ama çoğu zaman tehdit ya görünmez ya da ne kaçacak ne de savaşabileceğimiz kadar eşitimiz değildir. İşte bu anda beden biçare durumuna geçerek stres nörotransmiteri kortizolü devreye sokar. 
Bunu o kadar çok yaşarız ki aynı diyabette olduğu gibi sistem yalama olur. Hayatımız çekilmez bir stress kaynağına dönüşür.
Diyabet dediğimiz şey pankreasın aşırı karbonhidrat (şeker) tüketimi sonucu doğru dürüst işlemez hale gelmesidir. 

İnsanın bu her alanda yalama olma durumu bizi yapay keyif araçlarını keşfetme yoluna itmiştir. 
En eskileri afyondan elde edilen haşhaş sakızı, bir mayalanma içkisi olan şarap ve bira ve içilebilir alkolün diğer türevleridir. Kahve, koka, kakao ve çay ise modern zamanların en önemli keyif araçlarıdır. 

Çay hayatımda keyif aldığım en önemli euphoria aracıdır. Gittiğim her yerde çay çeşiti ararım. Bildiğim bir diğer konu; massproduct (cola,meyve suları, buzdolabı gibi çoğunluğun tüketimine sunulan ürünler) denilen herşey berbattır. Çünkü size keyif verirken amaç para kazanmak olduğu için özellikle yeme ve içme amaçlı üretilenler sizi hasta eder. Tek tat vardır bu ürünlerde, sizi bağımlı kılacak aç gözlü kapitalist bir tat. Bu yüzden çayda da butik olanı ararım hep.

Bütün bu yazıya ilham veren ise sabah sabah yudumladığım, Jade Ti Kuan Yin İlkbahar Hasadı Oolong Çayı. İlk yudumu sigara izmariti tadında olan, yudumladıkça gerçek dokusunu ve karekterini ortaya çıkaran odun kokusu sinmiş tadıyla, yeni uyanan beynimi nörotransmitter akınına boğan  bir euphoria kaynağı. 

En güzeli de böyle bir yazıya kaynaklık etmesi. 








22 Kasım 2018 Perşembe

Okumak Yazmak ve Ezberlemek

Popular Science Türkiye'nin Kasım sayısında VI. Zeka ve Yetenek Kongresi başlıklı küçük bir haberde şöyle bir bilgi vardı. "OECD'nin yaptırdığı bir araştırmada; okuma alışkanlığı olmayan aile çocuklarının bir cümleyi okuyup anlayabilmesi için 45 saniye gerekiyor. Ama okuma alışkanlığına sahip aile çocuklarının bunu yapması 13 saniye alıyor."

Hayatı en güzel anlatan metafor, orman metaforudur. Aslında bir metafordan çok bir gerçeklik demek daha doğru. Çünkü insan denilen varlığın en az beş milyon yıllık geçmişinin sadece son atmış bin yıllık bölümü başta serengeti benzeri serpilmiş ağaçların olduğu düzlükler ile dağlar, ovalar, mağaralar vb. coğrafik yapılarda geçmiştir. Köy dediğimiz yerleşik yaşama geçiş yapıları ise sadece son on bin yılın ürünüdür. (Çatalhöyük) En eski kutsal mekan yapısı ise Urfa'daki Göbekli Tepe'dir. On ile onbirbin yılk olduğu düşünülür.

İnsanı tanımak istiyorsanız bu beş milyonluk geçmişimize bakmak gerekir. Bu beş milyon yıllık hayvan geçmişimizi anlamamızı sağlayan Darwin'i bilmiyorsanız insanı gerçekten anlamanız çok zordur. Neden bu beş milyon yıllık geçmişimizi anlamaya çalışmalıyız? Buzdağının görünen kısmıdır bilinen insan tarihi, oysa görünmeyen kısmı bizi insan yapan en önemli donelerle doludur. Bu ilkel geçmişimizin gücünün üzerimizdeki etkisini sadece açlık içgüdüsünü gözleyerek anlayabilirsiniz. Ya da erkek sokak kedilerinin mart ayında zirve yapan çiftleşme kavgalarını. 
Kedilerle haşır neşir olduğumda öğrendim; insanı ve kendinizi tanımak istiyorsanız hayvanlara daha dikkatli bakmalısınız. 
Bir kamera şakası gibi üzerime doğru havlayarak gelen köpekleri gördüğümde korku ile irkilirim, oysa havladıkları hemen arkamdaki bölgelerini taciz eden başka bir  sokak köpeğidir.

Okumak yazmak ve ezberlemek çaptan düşen en önemli üç enstrüman. Uygarlık yazı ile başlar, ve ihtimal onu kullanmayı bırakmak ile de son bulacaktır.
Okumak yazmak ve ezberlemek neden önemlidir? Önemlidir çünkü beynimizde rewire denilen tekrar kablolamayı yapan en önemli araçlardır. Beynimizde nöron oluşumu hamileliğin ilk haftalarında  başlar ve  iki yaşına kadar devam eder. İki yaşından sonra budadıklarınızdan geri kalanlarsınız. Diğer bir beyinsel hareketlilik dönemi ergenliktir bu aşamada ise nöron oluşumundan çok nöron hareketliliği ortaya çıkar. Bu nöron hareketliliği kişinin bağımsızlık ve ailen kopup yeni aile oluşturma aşaması, kişiliğimizin temel taşlarının sağlamlaştırılması dönemidir. 25 yaşına kadar sürebilir. yaratıcılık bu yüzden 25 45 yaş arası zirve yapar. 
 Birçok canlıda beyin oluşumu hamilelik ya da kuluçka döneminde tamamlanır insanda ise beyin gelişimi için dokuz ay olan hamilelik süresi yetersizdir. Eğer hamilelik dönemi beyin gelişimi tamamlanmış olsaydı tür olarak yok olurduk çünkü insan yavrusunun dışarı çıkmasını sağlayan doğum kanalı gelişmiş bir beyni taşıyan kafatasının dışarıya çıkmasını sağlayacak kadar genişleyemez. Anne ya da  bebek ya da her ikiside ölür. Çocuk kafatasının eklemlerinin gelişmeden doğmasının da amacı budur. Kadın kalçasının kavisli yapısına bu doğum neden olur ve bu yapının erkeklere seksi gelmesi bu çocuk doğumunda bir avantaj sinyalinin sonucudur. Neslin devamı garantiler. Kadınlar için ise erkekte dar kalça seksidir çünkü atletik vücudun ve sağlıklı spermin belirtisidir. 

Amigdala dediğimiz ilkel beynimizin bir bölümü bizden daha zekidir. Çünkü milyon yıllık bir yazılımı yönetir. Amigdala önemlidir çünkü oradan geçmeyen hiçbir duygumuz yoktur. Korku ise en öenmli duygumuzdur. bizi hayatta kalmamızı garantiler. en küçük seste evdeki kedilerin yaşadığı panikten bilirim korkuyu.

Beyin kaotik bir yapıdır, kaos teorisi o yüzden beynimizi tanımak için gereklidir. Geçen gün yazdığım kelebek etkisi bu teorinin çıkış noktasıdır. Bir de fraktal yapıya sahiptir bu yüzden buruşuk bir hıyar turşusuna benzer beyin. Fraktal kısaca yer darlığında kullanılacak geometrik bir terimdir. Cebini bir poşet gibi kullanan yağmurluğa benzer. Koskoca yağmurluğu el kadar bir poşete dönüştürür, poşetten çıkardığınızda gördüğünüz izler birer fraktal yapıdır. 

Okumak yazmak ve ezberlemek diye yazmıştım. Aslında sıralamanın ilk sırasına ezberlemek yazmalıydım. Çünkü ezberlemek insanın öğrendiği ilk şeydir, bütün kutsal kitaplar, büyük destanlar çok sonraları yazıya geçmiştir. 
Ezberci eğitim diye bir zırva kavram ile bu muhteşem aracı tu kaka ettik. Akıllı telefonlarla ihtimal artık hiçbir şeyi ezberleyemeyen insanlar haline geleceğiz. Zırt pırt sorulmasa birçoğumuz kendi telefon numarasını unutur. 
Düşüncenin hammaddesi sözcükler ve  sözcükler de uyum, ritim  ve harmonidir. Dil ya da lisan da ezberlemek ile ilgilidir. 
Okumak, yamak ve ezberlemek, beynimizin iki trilyon sinapsis bağ arasına attığımız ve burada dağılan bilgiyi tekrar düzenleme çalışmasıdır. 
Yazmak ise bir arkeolojik kazı gibidir. Yeterince kazarsanız bilinçaltı ya da bilinçdışı denilen yasaklı bölgeye bile girebilirsiniz hatta hayvan beyninize bile ulaşırsınız. 

''Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin? 
İşin kolayına kaçmadan ama.
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü annenin.
Ya da ak örtüde elmaların...''

En az yirmibeş-otuz yıl önce ezberlediğim bir şiir ve sıfır enerji ile orada bir yerlerde duruyor. 

Okuduğunuz güzel şiirleri ezberleyin ve sıkıldıkça yazın. Psişik enerjimizi sağlıklı hale getiren onu odaklayan daha iyi hiçbir araç yok. 
Ama modern yaşam ile paramparça olmuş bir ruh hali, kendimizi kötü hissetme her yerde bizim aleyhimize çalışıyor.

Farkedeceğiz ya da modern buldozerler ile bir böcek gibi ezileceğiz