31 Ekim 2021 Pazar

 Cogito ergo sum.

Düşünüyorum öyleyse varım.
Decartes
Şöyle başlayalım. İnsan aşık olduğu için mi karşısındakini çekici bulur yoksa karşısındaki kişi çekici olduğu için mi aşık olur?
Aşk hormon ve nöro kimyasal kokteylin kanımıza karışması sonucu mu, yoksa duygu durumumuzun bu hormon nörokimyasalları harekete geçirmesi sonucu mu ortaya çıkar? Birbirine aşık olan hemcinslerin aşkını nasıl açıklayabiliriz?
Aşk ideale duyulan özlemden başka bir şey olamaz. Aşk insanın Cogito ergo sum'un "aşık oldum öyleyse varım" yorumudur. Her iki idea'da varlığımızı derinlemesine anlama yolundaki bir yolculuktur.
Varlığımızı hissetmek onu anlamaya çalışmak, biz homo sapiens'i diğer türlerden farklı kılan yegane özelliğimizdir, yoksa hepimiz birer hayvandan öte bir canlı değiliz. Bilinç dediğimiz şeyin maddi karşılığı olan tek varlık insandır.
Varlığımızı derinlemesine hissetmek için en basit insan davranışından en sofistike insan davranışına kadar her konuda kendimizi yetiştirmeye çalışmak "bilinçli tek varlık olmanın" bize yüklediği bir sorumluluk.
Bugün bir arkadaşıma onunla konuşurken kendimi tiye alarak "Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi" gibi olduğumu söyledim. Genelde insanlar bu cümleyi kurduğumda tepki vermezler, hatta birçok insan sinapsislerine dokundurmadan "he" der geçer.
Konuştuğum kişi, "Bu iyi bir şey" dedi. "Çünkü böylece daha iyi anlıyorsunuz."
Hayatımda aldığım en iyi gaz cümlesi.
Sofistike düşünce üretebilmek, "Düşünüyorum öyleyse varım" diyebilmek için beyninizin dolu olması gerekiyor.
Bir Fransız'dan duymuştum
"Bildiklerin, bildiklerin ile sınırlı, bilmediklerin ise sonsuz o zaman bir şey bilmiyorsun." (Kimin sözü olduğunu hatırlamıyordu)
Decartes'i çıkaran bir toplumun ferdi olmak böyle birşey.
Öğrenmedikçe ve derin öğrenmenin en iyi aracı kitap okumadıkça ne bilmediğin konusunda hiçbir fikrin olmayacak.
Bir fikrin yoksa düşünmeyeceksin, o zaman var da olamayacaksın.
May be an image of outdoors

 Yaşamak

Sanırım aramızda, filmlerde bir hastanın kalp monitöründeki kalp atışlarının bip, bip, bip sesleri eşliğinde iniş ve çıkışlarının aniden kesilerek artık sesin tek bir bip sesine ve ekrandaki iniş çıkışların düz bir çizgiye döndüğü anı ve hastanın etrafıdaki doktor ya da hemşirelerin telaşını ve hasta yakınlarının yüzündeki endişeyi gösteren sahneyi bilmeyen yoktur.
Doktor saatine bakar ve ölüm anı kayda alınır.
Eğer şanslı iseniz ölüm sizi (Ölümün şanslı anı olur mu? Öldükten sonra ne kadar acılı olursa olsun ölü bunu asla hissetmeyecektir.) temiz, beyaz çarşaflı ölüm döşeği bir yatakta, bir hastane odasında karşılar.
Fotoğraflar Strava kayıtlarının ekran görüntüsü aldım. 26 Haziran 2018 günü bisiklet ile yolda giderken arkadan bana çarpan ve leğen kemiğinin kırılması ile ucuz atlattığım bir kazadan kalan kayıtlar. Birinci foto (kırmızı olan) kalp atışlarını gösteriyor. Grafikte çarpma anında en üst düzeye çıkan kalp ritmi ve sonrasında kesintisiz bip'e ve düz ölüm çizgisine benzeyen sessizlik anını görüyorsunuz. İkinci foto ise (mavi olan) bisikletteki ve sonrasındaki hızı gösteriyor. Ortalama 30 km/sa. ile giderken birden hız 90 km/sa. çıkıyor. Çünkü kaza sonrasında ben ambulans ile bisiklet ise bir araç ile yolculuklarına devam ettiği için Garmin GPS'in kalp atışını ölçen göğüs bandı ile bağlantısı kopmuş durumda.
Yaşamak bir mucizedir, bu çok azımızın fark ettiği, aldığımız her nefesteki bir mucizdir. Yaşamak acı çekmedikçe hoyratça kullandığımız bir mucize, bir armağandır.
Her canlı ölümü tadacaktır ve bu asla tadını bilmeyeceği bir tat olacaktır.
Artık ellisini görmüş bir insan olarak yaşamın mucizelerini yeterince -ya da anlayacak kadar- yaşadığımı düşünüyorum. Bunu orta yaşlarda anlaşılabilecek bir şey olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bilmek ile bildiğini sanmak iki farklı kavram. Gençken bildiğini sanırsın, yaşlandıkça bilirsin, biraz daha yaşlanınca çoğunu unutursun. Unutmadıkların gerçekten bildiklerindir. Bilgelik yaşadıklarından kalan, damıtılmış saf bilgidir.
Ölümün tadını asla bilemeyeceğiz ama ona doğru yaptığımız yaşam denilen yolculukta, -ben bir defa arkamdan bana çarpan bir araç yüzünden- acı içinde kıvranarak karanlık bir gökyüzünde çakan bir şimşek gibi ölümün ışığını gördüm.
İşte bu yüzden yaşamak güzel şey!

 80/20 Kuralı Ve Anlamsız Tartışmalar

Bazen sadece bir cümle hayatınızı değiştirir, küçük bir hareket.
Eğer bir tartışma iki dakikadan uzun sürmüşse iki kaybeden vardır. Ortaya koyduğumuz argüman eğer doğruysa karşı taraf bunu hemen anlayacaktır, eğer ortaya koyduğunuz argüman karşı tarafı ikna etmiyorsa ya çok aptalcadır, ya da karşı taraf gerçek bir bir idiottur. Tartışmayı bırakın, "tamam abi!" deyip kenara çekilin.
Aziz Nesin Türk halkının yüzde 60 aptaldır demişti, ardından kıyamet koptu oysa Aziz Nesin hale etkisi ile bunu söylemiş olduğu düşünüyorum. (Hale etkisi, sevdiklerinizin negatif yönlerini görmemek demek, anneniz ya da babanız ya da evladınızın hep doğru işler yapacağına inanmak olarak açıklanabilir. Aziz Nesin'de yaşadığı topluma torpil geçmiş bence. ) Gerçek oran yüzde 80'dir ve bu bütün irili ufaklı toplumlar, gruplar için gecerlidir. (Halen de iyimser bir orandır.) Rastgele, tanıdığınız 10 insanı düşününün; 8 tanesi, eğitim düzeyi düşük, iyi düşünemeyen, duygusal olarak olgunlaşmamış birer odun kafalıdır.
Tanıdığımız kadınların yüzde 20'si güzel, erkeklerin yüzde 20 yakışıklı, temiz ve bakımlıdır. Yüzde 80 çirkin, pis ve bakımsızdır, bozulmuş deri tulum peyniri gibi kokarlar ve kendi kokularına alıştıkları için bunu asla farketmezler. Aptallar, pis kokanlar ve ölüler bütün cezayı etrafındakilere kesenlerdir.
80 /20 kuralı İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto’nun 1906 yılında, ülkesindeki gelir dağılımının eşitsizliğini göstermek için oluşturduğu bir matematiksel formüle dayanır. İtalya'daki toprakların yüzde 80'nine yüzde 20'lik bir kesimin sahip olduğunu farketmiş ve bu kuralı geliştirmiştir.
Bana hayatı tek sözcükle anlat deseler bunu "adaletsizlik" olarak anlatırdım. Bunu hayal kırıklığına uğrayıp pes etmek olarak algılamamak gerektiğine inanıyorum, tam tersine bu adaletsizliğe kendimizi hazırlamamız gerektiğine inandığım için bunu söylüyorum.
Hayat adaletsizdir, bu adaletsizliğe karşı dirençli bir tutum sergilemediğimiz sürece daha da adaletsiz olacaktır.
Bu adaletsizliği, insanların aptallığını, geliri, iyi eğitimi, okuyan birey olmayı, vs. en iyi anlatan da matematiksel olarak 80/20 oranıdır. İnsanların pozitif diyebileceğimiz özelliklerinin oranı yüzde 20 civarıdır. Bu yüzden biri ile tartışmadan önce yüzde 80'lik bir dunkofluğun (Almanca aptal) sizi beklediğini düşünün.
Siz kendinizi kandırabilirsiniz ama matematik yalan söylemez. Hayat 80/20 oranı ile çalışır.
Koşanlar için bonus:
Antrenman yaparken antremanlarınızın yüzde sekseni düşük yoğunluklu yüzde 20 yüksek yoğunluklu olmalıdır. Böylece optimum gelişim sağlarsınız. Ultra koşuyorsanız en verimli yüzde 20'yi son km'lere saklayın.
Yaşayanlara bonus:
Ömrümüzün yüzde 20 verimli bir dönem olarak geçer yüzde 80 verimsiz ve sıkıntılı. Bu yüzde yirmi de 25-40 arasıdır.
No photo description available.

 Mistisizm

Nif'e ne zaman çıksam yalnızlığımla tanışırım. Acımasızca, acıta acıta beni bana anlatan yalnızlığım.
Çok uzaklarda da olsa kentin, -birbirimize ve kendimize yabancılaştığımız, deli dolu sevdaların, kırık aşk hikayelerinin ve hüzünlü ayrılıkların, yoksulluğun, sefaletin ve çılgınca zenginliğin, sokaklarında küçük anoforlarla uçuşan çöp artıklarının, egsoz kokusunun, klakson ve motor seslerine karışan anlamsız diyologların, üçüncü sınıf otel odalarında kaçak, gariban sevişmelerin ya da artık mantar gibi etrafı saran gökdelenlerin denize bakan suitlerinde "king size" yataklardaki sevişmelerin seksüel salgılarına yuva olmuş, herşeyin yapay olduğu çok uzaktaki kentin- uğultusu zaman zaman duyulsa da sizi rahatsız etmez.
Kentler, kırık bir aşk hikayesi gibi can yakar, bir genç kadar heyecanlı, ölümü bekleyen komadaki bir hasta kadar hareketsizdir. Yavaş yavaş öldürür, acıta acıta...
Nif'in güneyinde, bulutların ve sislerin arasından Aydın Dağları ve Sisam göz kırpar, doğuda Bozdağ, kuzeyde Niobe'ye analık eden Spil, kuzeybatıda Yamanlar ve tam batıda turkuaz Körfez ve asırlardır tecavüz edilmiş ve artık beton bir kafese dönen Amazon'un en güzel kızı Symirna, İzmir.
Nif zirveye yakın tek tük ağaçları ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran kaya yapısıyla mistik bir masal anlatır bana. Kimbilir, çocukluğumun dağlarıdır belki de ben çağıran.
Kentler yavaş yavaş öldüğümüz, kendimize ve başkalarına hayatı zehir ettiğimiz bir cehennemdir, dağlar ruhumuza yoldaşlık eder ve hikayeleri yeryüzündeki en eski kent hikayelerinden daha da eskidir.
Dağlar mahzende unutulmuş yıllanmış bir şarap gibi her yudumuyla sizi tarifsiz esrimelere sürüklerler. Başınız döner.

28 Ekim 2021 Perşembe

Kapadokya 119k (CUT) Yarış Raporu

                                             Kapadokya 119 K (CUT) Yarış Raporu

26 Haziran 2018 günü tadını daha önce hiç bilmediğim bir acı ile yüzleşmiştim.

Bisiklet sürerken arkadan gelen araç bana çarpmış ve leğen kemiğim kırılmıştı. Acı çekmeyen hiçbir insan yaşamın değerini bilemez. İnsan acı ile olgunlaşır, başkalarının acılarını, ancak acı çektikçe anlar. Koşmak benim için gönüllü acı çekme ve olgunlaşma ritüelidir. Benim gibi gönüllüler ile tanışma ve bu dünyada yalnız olmadığımı, benim gibi insanların olduğunu bilmektir. Acı dolu bir mutluluktur. Mutluluk dolu bir yolculuktur ultra koşmak...

Benim için, karanlıkta dağlarda tek tek parıldayan ve bir pervane kelebeğinin hareketlerine benzeyen ışık oyunları, koştuğum her 100 km üzeri dağ maratonunun değişmez görüntüsüdür. Benden önde ya da arkamda kalan koşucuların geceyi neon bir kıvılcım gibi yaran kafa fenerlerinden çıkan ışık oyunlarıdır bunlar. Eğer benim gibi ortalama bir ultra koşucusu iseniz 100 km üzeri bir koşuyu asla günün aydınlık zamanında bitiremezsiniz. Gecenin karanlığının anlatacağı hikayeleri ancak kendiniz ile başbaşa kaldığınızda duyar, o zaman onları dinleyebilirsiniz. Bazı hikayeler ve anlatıcıları yalnızca gecenin sessizliğinde çıkar ortaya. Eğer geceyse ve Kapadokya'da koşuyorsanız peri bacalarını mesken tutan Kapadokya'nın gizemli perilerinin hikayelerini duyarsınız.

Ve ancak yorgun bedeniniz ve ve acı çeken ruhunuz anlayabilir onların anlattığı gizemli hikayeleri. Gecenin karanlığında ortaya çıkan Kapadokya'nın perileri buğulu sesleri ile binlerce yıldır gece yolcularına anlattığı hikâyeleri sadece onların varlığına inananlara anlatırlar. Her ultra koşucu çektiği acı ve yorgunluk ile başedebilmek için bir yerden sonra mistik güçlerle bağ kurar yoksa beden kramp ve acı ile kilitlenip hareket edemez hale gelir. Beni de bu peri masallarına inandıran koşuda çektiğim, fiziksel,menta ve ruhsal acılardır.

Her peri hikayesi, her peri masalı baştan çıkarıcı ve şehvet yüklüdür. İnce narin elleri rüzgar olup saçlarınızı okşar, vücudunuz terden sırılsıklamdır, her dokunuşları çektiğiniz bütün acıları unutturmak içindir. Onlar sihir yüklü masallarını anlattıkça ve size dokundukça kendinize dair olan bütün derin duygular ve düşünceler ortaya çıkar.

Periler geceleri gezerler, gizem yüklü güzelliklerini onu hak edene sunmak isterler çünkü. Hak etmeyene sunulan her güzelliğin hoyratça kullanıldığını bilirler.

Gündüzün insan kalabalığı evlere çekilmiştir, böyle anlarda yeryüzü derin bir sessizliğe bürünür, geceyi yırtan bir sessizlik vardır. Böceklerin çıkardığı geceye dair sesler duyarsınız. Başınızı gökyüzüne kaldırdığınızda uzak yıldızlar göz kırpar size. Uzak kentlerin, köylerin ışıkları çarpar gözünüze tek tük, duyulan uzaklardan geçen araçların motor gürültüleri tırmalar kulağınızı. Dağlarda tek tek ışıklar geride bıraktığınız ya da sizi geride bırakan koşucuların kafa fenerlerinden gelmektedir.

Yüksek bir platoda sürüsünü ağıla süren bir çobanın ve önümde aksayarak yürüyen bir koşucuyu geçtiğimde yaklaşık 11-12 saattir koşuyordum.

Sabah saat 7.00'de başlayan bir koşunun bütün acılarına rağmen bitirecek olmanın kararlılığı ile derin nefes alışlarım ve toprağı döven ayaklarımın çıkardığı ses ile ayın altında yolculuğum devam ediyordu.


Saat sabah yedi. Bozkırın sabah serinliği teninizde ürpertici bir etki yaratıyor, gökyüzünde arıların uçuşu sırasında ortaya çıkan seslere benzer sesler çıkarak koşucuların havadan görüntülerini alan dronlar ve turuncuya dönen gökkubbeye doğru yükselen turist balonları ve koşucuları seyirciden ayıran bariyerlerin arasında numara sıralarına göre bölünmüş bölümlerde sarı (63k) ve mavi (119k) çipli göğüs numaralarile rengarenk kadınlı erkekli yüzlerce koşucu... Bazıları endişeli, bazıları heyecanlı, bazıları sessiz sakin, bazıları gürültücü, bazıları ergen tavırları ile ergen beyninin üretebileceği bayağı esprileri ile durdukları yerde duramayan bir karınca sürüsü gibi hareketli. Bariyerlerin iki yanını süsleyen sponsor bayrakları ve tanıdıklarını izlemeye gelmiş seyirciler ellerinde cep telefonları ile o anı kaydetmek için heyecan içinde bekliyor. Arada sırada zamanı hatırlatan anansörün sesi koşucuları motive etmek için sabahın sessizliğini yırtıyor.

Saat tam altı/elli, 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1!!! Yere vuran ayakların sesi ve başlangıçı belirleyen çip okuyucunun çıkardığı biplere eşlik eden ve artık fısıltıya dönüşen konuşmalar ile koşu başlamış durumda.

Yokuş yukarı başlayan koşu bir düzlüğe geldiğimizde, başlangıç noktasından birkaçı gözüken turist taşıyan balonların sayısı onlarca balona çıkmış durumda.
Kapadokya vadilerinde ne zaman koşsam bazı bölümlerini dev bir mermere oyulmuş çıplak insan bedeninin hatlarına benzetirim. Özelikle de erkek vücuduna göre daha yumuşak hatları ile genç bir kadın vücududur bu. Erkeği anımsatan bölümler ise bir porno filminden fırlamış gibi duran erekte olmuş dev penislere benzeyen oluşumlardır.

Koşucular hızlanmaya başlamış bazıları durup o anı donduran makineleri ile görüntü alıyorlardı. O an doğa bizim için bütün yıl hazırlık yapmışçasına vadiler ve tepeler sonbaharda ağaçların sararan yaprakları ile süslenmiş, koşuculara, yüksekte balonla uçan turistlere bir armağan gibiydi.

Neden bazı insanlar koşar, bazıları hiç koşmaz? Koşmak koşanlar tarafından neden bu kadar sevilir?

Sevdiğimiz, tutkunu olduğunuz her şey geçmiş ile bağ kurduğumuz zaman ortaya çıkar. Koşarken aldığınız keyif hatta bazen çekilen acılar herşey bittikten sonra geriye doğru baktığınızda daha bir keyiflidir.
Yanıtını aradığım bu soruyu Loretta Graziano Breuning'in Mutlu Beyin kitabında buldum.
Koşmayı çok seviyoruz çünkü memeli beynimiz bunu limbik sisteme, beyin reseptörlerine bir hayatta kalma enstrümanı olarak nörotransmiter ve hormonlarla kazınmış durumda.
Bunlar oksitosin, serotonin, dopamine, endorfin ve kortizol.

Oksitosin
İki her zaman birden güçlüdür, çok azdan. Milyonlarca yıl boyunca biz insanlar ve diğer canlılar ya av ya da avcı olarak yaşadık, yaşıyoruz. Her iki durumda da çok olmak bir hayatta kalma aracı olarak avantaj sağlamıştır. Canlılığın temel itici gücü ise acıdan kaçınma, keyif verene yönelmedir. Bir arada olmak dokunmak oksitosin hormonunu harekete geçirir. Grup halinde hareket etmenin keyif vermesinin en büyük nedeni bir araya geldiğimizde memeli beynimizin nörokimyasal olarak onu uyaran oksitosindir, sarılmak bu yüzden keyiflidir. Büyük acılarla doğrurduğu bebeğe annenin sarılmasını sağlayan, prolactin ile süt salgı bezlerini çalıştıran da oksitosindir.

Dopamine
Bir ödül hormonu olarak bilinen dopamin aynı zamanda hareket sistemini de kontrol eder, yaşlandıkça her nörokimyasal gibi azalır eğer çok azalırsa Parkinson hastalığı ortaya çıkar. Koşu sırasında öndekini geçmek beyne dopamin pompalar bu yüzden grup halinde koşmak keyiflidir. Sürekli canlı tutulan dopamine Parkinson Hastalığı olma riskini azaltır.

Serotonin
Bir statü ve mutluluk hormondur. Güçlü olmak sürünün en iyi bireyi ile çiftleşme ve en sağlıklı bireyin genlerinin gelecek jenerasyona aktarılması demektir. Sığır sürüleri ile yapılan bir çalışmada tehlike anında Alpha male ile Alpha female'in sürünün en merkezinde olduğu gözlemlenmiş. Sakat ve hasta olanlar en kenarda. Sosyal hayatta ise bunu statü olarak kendimizden üstün gördüğümüz an ellerimizi önde ya da arkada birleştirerek memeli beyninin otomatik davranışı olarak gerçekleştiririz. Koşu anında her geçtiğimiz yarışçının statü olarak önünde yer aldığımız için serotonin salgılanır ve mutlu oluruz.

Endorfin
Bilinen en güçlü ağrı kesicidir. Memeli beyin yaralandığınız an kanımıza şelale olarak endorfin pompalar, eğer acı ile koşmaktan vazgeçersen peşinden gelen aslanın bir öğünü olacağını bilir bu yüzden de bu en güçlü ağrı kesici ile durumu bir süre idare edip sana zarar gelmesine engel olur.

Kortizol
Yukarıdaki dört hormon vücudun normal çalışma sistemini anormal şekilde zorladığı için sürdürebilir değildir. Bunu başka bir hormon ile anlatalım. Adrenalin 3f olarak çalışır fight (savaş) flight (sıvış) ve freze (ölü taklidi yap). Ayı ile karşılaştığımızda ya kaçarsın ya savaşırdın ya da ölü taklidi yapıp ayının dalgınlığı dan yararlanıp hayatta kalırsın. Böbrek üstü bezleri den salgılanan adrenalin iç organların işleleyişini minimize eder sadece kalp hızla çalışarak kol ve bacaklara kanı pompalar bu sürdürebilir olmadığı ve aşırı yüklenen adrenalin kalp atışını artıracağı için beyin sapı devreye girerek kandaki adrenalini düşürmek için noradrenalin salgılar. (Kandaki insilün-şeker sitemi gibi.)

Kortizol yükselen nörokimyasalların antikoru gibi davranarak sizi strese sokarak korumaya çalışır. Sizi geçen her yarışcı dopamin, sarılmak, birarada olmak istediğiniz kişiler tarafından reddedilmek oksitosin, geriye kaldığınızda statünüz düştüğü için serotonin, ve ağrı kesici etkisi hayati organları tehdit ettiğinde endorfin seviyemizi düşüren kortizoldur.

Kandaki aşırı artan ve mutluluk hormonlarını minimize eden kortizol seviyesi de bir düre sonra yaşamsal tehdite dönüştüğü için beyin yukarıda anlattığımız dört mutluluk hormonunu bir şekilde devreye sokar.

Sosyal medya, diziler, sosyal ilişkiler bu yüzden keyif verir ya da bizi strese sokar.
Koşuların nörokimyasal yapısını anlatmasaydım bu yazı eksik kalacaktı. İnsanoğlunun korteksi neden sorusuna cevap almak için evrilmiştir. Koşmak, sex, yemek içmek gibi temel ihtiyaçları beynimizin logic dediğimiz düşüncelerin kaynağı kortekse bırakılmayacak kadar önemlidir. Bir şeyden keyif alıyorsanız bilin ki memeli beyni sizi ele geçirmiştir. Onu logic ile yenmek oldukça zordur çünkü memelilerin 150 milyon önce başlayan evriminden gelir, logicin kaynağı korteks ise daha genç olan 5-10 milyon yıllık primat atalarımızın evriminin bir sonucudur.

Koşu bölümünü yazmaya az kaldı ama önce hafızası zayıf olduğu için çok uzun mesafeleri koşan Diane Van Deren ile beden zihin paradoksunu; beden mi zihne, zihin mi bedene hükmeder konusunu yazacağım.




"The mind is a wonderful servant but a terrible master."

Zihin çok iyi bir hizmetçi ama berbat bir ustadır.

Kapadokya öncesi zihinsel dayanıklılığımı arttırmak için okumaya başladığım Endure / Alex Hutchinson kitabında koşucu Diane Van Deren'in oldukça sıradışı hikayesinden bahsediyordu. Aslında hikayeyi daha önce okuduğum Brain adlı başka bir kitaptan biliyordum. Van Deren epilepsi hastasıdır. İyileşmesi için temporal lobdan golf topu büyüklüğünde bir parça çıkarılır bu operasyon sonrası epilepsi nöbetleri yok olacak ama hafızası da zayıflayacaktır. 47 yaşında geçirdiği bu ameliyat sonrası kitaba göre koşu kariyeri yeni başlayacaktır. 25 kg yük ile 690 km'lik Artic Yucon Ultra'yı 10 derecenin altında 8 günde, Dağdan Denize 1000 mil'i (1609km) 22 günde rekor kırarak bitirmiştir. Van Deren'in zayıf hafızası onun koştuğu mesafeleri anımsamamasına böylece ortaya çıkabilecek mental bariyerlerin oluşmasına engel olmaktadır.

Koşmaya başladığım günden beri fark ettiğim bir şey var "koşmak mental bir spordur" ilk 10 k bedeniniz ile koşabilirsiniz ama ağrı ve acılar başladığında eğer güçlü bir mental kapasiteniz yoksa koşuyu bırakırsınız kilometreler çoğaldıkça ayaklar şişip su topladıkça ve kaslarınız her adımda ağrıdıkça ve özellikle inişlerde dizlerin yan bağları kilitlendikçe koşu bir işkenceye dönüşür.

Sadece mental kapasite ile koşabileceğinizi söylemiyorum kaslarınızın da bir dayanıklılık kapasitesi ve bir hafızası var. Beden yeterince hazır değilse sadece zihniniz ile koşuyu iyi bir derece ile bitiremezsiniz.

Sanırım 6 ile 10 km arasında bir yerlerde sağ bacağımın quadslarında ağrı kendini göstermeye başlamıştı. 119 km'lik bir koşu için çok ama çok erken bir ağrıydı bu. Eğer Peri Bacaları'nın güzelliklerini doya doya yaşamak istiyorsanız 63 k koşmanızı öneririm, 63 k sonrası berbat tozlu ve taşlı, çoğunlukla da karanlıkta geçen bir işkenceye dönüşüyor. Bir ara Dr. Sezgin Sarban ile karşılaştık, "Nasılsın Yücel?" diye sordu. Kramplardan sözettim ve bana verdiği tuz tabletini yuttum. Kendisi Ağustos ayında UTMB'de 130 k koşmuştu. Oldukça tecrübeli bir koşucuydu. Daha önce yaşadıklarımdan öğrendiğim ne tuz tabletleri ne magnezyum ne de ağrı kesiciler derdime çare olacaktı. Bu sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım bir tırmanış sonrası tam tepeye tünemiş bir amca her koşucu geçtiğinde bir sayı söylüyordu. Ben geçerken söylediği sayı ise 355'ti. Tek bir çarem vardı zihnimin ağrı karşısında yenilmemesini sağlamak, onu gerçek bir usta olarak kullanmak. Belki tuz tabletlerinin ve ağrı kesicilerin etkisi ile, belki yavaşladığım için bir süre sonra kendimi tekrar iyi hissedip koşmaya başladım önümdeki koşucuları bir bir geçmeye başlamıştım. Bu adeta bir oyuna dönüşecek bütün yarış boyunca tekrar edecekti. Akdağ tırmanışı öncesinde bir vadide beni daha önce geçen sevgili hocamız Sıtkı Kandemir'e takılıp "biraz enerji vereyim çakralarını açayım" diyerek dokunacak ve onu geçecektim. Bu son geçişim olacaktı enerjiyi fazla kaçırmış olacağım ki, Sıtkı Hocamız Akdağ tırmanışı öncesi beni geçecek bir daha onu Ürgüp'te dropbag ana istasyonunda görecek sonrasında da asla göremeyecektim.

Genelde bu koşuda yalnız koşmayı tercih ettim, çünkü birileri ile koştuğumda sürekli konuşmak beni yoruyor, bütün bildiklerini göstermek, anlatmak isteyen bir yeniyetme tavrını çok da sevmiyorum ama "bilgi paylaştıkça güzeldir" şiarı ile de kendimi tutamıyorum.
Ürgüp öncesi son istasyonda eski öğrencim Ayşenaz ve babasını görmek çok iyi gelecek Ayşenaz'a sıkı sıkı sarılarak oksitosinlenecektim. Bu sırada 63 k koşucusu Seyf sırt çantasından Tunus Bayrağını çıkarmamı isteyecekti. Seyf ile tanışmamız ise çok ilginç bir tanışmaydı. Türkiye'de birkaç yarış koşarsanız birçok koşucu ile ahbap olursunuz. Sanırım benim arasıra da olsa birileri ile selamlaşmam, konuşmam onun dikkatini çekmiş. En son Ida ve Tahtalı Ultraları düzenleyen sevgili Polat Dede bana "koş emekli koş!" gibi birşeyler söyleyince Seyf benimle tanıştıktan sonra, "siz çok ünlü bir koşucu musunuz?" mealinde İngilizce bir şeyler söyledi. Gülerek "hayır" dedim. "I am not!"
🙂

30 yaşlarındaki kocaman gülüşlü Seyf ile bir daha karşılaşır mıyız, bilmem. Yolu açık olsun.
Ürgüp Ana İstasyonu'nda çoraplarımı değiştirip compress bileklikleri ve tozluğumu değiştirdim. İç çamaşırımı ve koşu shortumu da değiştirecektim ama o sırada değişim yapılan wc bozulunca diğer değişimleri es geçtim. Bu sırada iki hafta önce Budapeşte Maratonu'nu koşan Dr. Aykut Saral geldi, ayağındaki su toplama yüzünden yarışı bırakacaktı. Bazen doğru olan bırakmaktır, ben de 3 yarışı bitiremeden yarım bırakmıştım.

Bana bir adet majezik verdi. Onu alıp koşuya devam ettim. Ürgüp çıkışında havaalanında tanıştığımız Dr. Sezgin Sarban'ın arkadaşı olan Mehmet Erkul ile karşılaştık "yavaş yavaş yürüyeceğim" dedi ben de "ultralarda koşabiliyorsan koş, yoksa mesafeler uzadıkça uzar" dedim.

Çok kısa ama bir dereye inen dik bir yokuşta her iki quadsımı esir alan kramplardan bir tanesi bu defa acı ile sol kalfime girecekti. Ürgüp İstasyonu'nda kramptan bağıran ve kıvranan koşucuyu şimdi çok iyi anlıyordum. Krampların bende etkisi şöyle oluyor, ilk darbe çok acı verici sonra kasılmanın azalması ama o bölgenin ağrımaya devam etmesi.
Uzun bir dere geçişi sonrası başlayan tırtmanış karanlık çökmesi ile başlamıştı. Yol yaklaşık 5-10 cm ince kum ile kaplıydı. Önümde giden koşucuların kafa fenerlerini izlemek tek eğlencemdi artık, bir de kendimle konuşmalar. Koşu sırasında herşeyi düzene sokar, bozar, yıkar, tekrar düzene sokarsınız. İnsan zihninin en güzel yanı budur; nerede ise sıfır maliyetle birçok şeyi sizin için saklar. Kafama en çok takılan şey ise bizden önce yaşayanların ve biz öldükten sonra bu kayıtların ne olduğu. "Sevmek, seni seviyorum" gibi kavramlar nedir ki, nerden gelir ve neden güçlüdür? Biyolojik determinizm ile insan davranışını bir nebze anlayabiliriz, ama insanı tam olarak biyolojik determinizm ile anlamak nerede ise imkansızdır. Sevginin kaynağını oksitosin, serotonin, dopamine ve endorfin ile açıklayabiliriz ama ya kara sevdayı nasıl açıklayacağız? Hiç tanımadığı insanlara organ bağışlayan insanların davranışlarını nasıl anlayacağız? Ya da neden her aşk biriciktir? Ya da Diane Van Deren'i bu kadar uzun mesafeleri koşturan beyninden alınan golf topu büyüklüğündeki parça mıydı? Yoksa yaşadığı çevre, yarış ortamı onu iyi bir koşucu mu yapmıştır?



We are such stuff as dreams are made on; and our little life is rounded with a sleep.
                                                                                                   William Shakespeare

Rüyalardan yapılmış maddeyiz ve küçücük hayatlarımız uyku ile sarılmıştır.
                                                                                                   William Shakespeare

Bir ara rüyaların yapıldığı maddeye takmıştım. Nedir rüyaları bu kadar güzel kılan ve kabusları korkunç? Bilinç dediğimiz şey nedir? En son bitmesini istemediğiniz rüyanız hangisiydi? Ya en son hemen bitsin dediğiniz kabusunuz? İnsan acı çekmeseydi güzel olan, ona çekici gelen, hiç bitmesin istediği rüyaları olur muydu? Ya da hemen bitsin dediği kabusları?

Sıtkı Kandemir Hocam Ankara Üniversitesi'nde fizik profesörü bir güzel insan, bir güzel koşucu. Koşu sırasında bugüne kadar çirkin insanlarla karşılaşmadım ben, koşulan mesafeler arttıkça güzellik de artıyor. Zor koşullarla mücadele eden insanlardan korkmamam, tam tersine onlarla bağlantı kurmam gerektiğini koşarken öğrendim. Sıtkı Hocam ile sıradışı konuları fırsat buldukça konuşmak benim için hayatımın en çekici anları. Onunla konuşmak bir çeşit sapyoseksüel akış, beyni yakan konulardan duyulan hazzın verdiği mutluluk.

Cumartesi günü yarış öncesi arabasını park ettiği sırada karşılaştık, yanında Strava'dan bildiğim Alamanus ve başka bir arkadaşı vardı. Konuşmayı tam hatırlamıyorum ama "Ölünce düşüncelerimiz ve duygularımız da yok olacak" dedim. Sıtkı Hocam "Hayır onlar elektron, proton ve nötronlar olarak yaşayacak." gibi bir şeyler söyledi.

Gerçekte "fiziksel biz" yok olunca biriktirdiğimiz duygu ve düşünceler ne olacak, rüyalarımızın yapıldığı bir madde var mı?

Uzun koşuların bana en büyük yararlarından birisi de derinlemesine düşünme şansı vermesidir.

Taşkınpaşa İstasyonu'na gelmeden hemen önce parkurun en tozlu yolundan inerken benden önce oraya ulaşan koşucuları karşılayan gençlerin coşkulu bağırışları uzakta da olsam bana enerji veriyordu. İnsan belirli bir yaştan sonra gençlerin en çok enerjisini kıskanıyor, onlardaki coşku ve heyecanı. Belki bu kıskançlık yaşlı insanların onları kıyasıya eleştirmesine neden oluyor. İstasyona girer girmez o uzaktan hissettiğim coşku katlanarak arttı. Sularım doldu, makarnamı yedim. Acı çektiğimi gören sağlıkçı kalan son sprey ağrı kesicisini bacağıma sıkmak istedi. "Teşekkürler, ağrıyı hissetmek istiyorum." dedim. Şaşırmıştı.
Bazen ağrıyı hissetmek yaşadığını ve sınırlarını keşfetmek demek. "Pain is an information" diye bir cümle duyduğumda bu gerçeği kavramıştım. Acı en değerli bilgidir, onu yorumlama şekliniz yaşamı ne kadar iyi yaşayacağınızı da belirler. Yaşamadığımız her duygunun, her acının yabancısıyızdır.

Bütün istayonlardaki gönüllülere ve Taşkınpaşa İstasyonu'na özel teşekkürler.
Karlık İstasyonu bir kahvenin içindeydi. Vegan İngiliz bir koşucu ile konuştuktan sonra ayrıldım, yolda beni geçecek sonra da ben onu geçecektim. Dik bir yokuş sonrası bir platoda geçen bölüm oldukça keyifli idi benim için. Kas ağrılarım inişlerde daha kötüleşiyordu. Son istasyon öncesi inişte İranlı Seher ile tanışacaktım. Ona İran'da kadın ve erkeklerin daha az kontrol olduğu için dağcılık yaparak dağlarda buluştuklarının doğru olup olmadığını sordum "Evet doğru" dedi.

Son istasyon sonrası yalnız kalmayı seçtim. Ürgüp'e doğru inerken sevgili Elena (Polyakova) selam verip koşarak yanımdan geçti. Yeni kitabını Expo alanında imzalatmıştım, şu an severek okuyorum. Onun yarış raporlarından da çok şey öğrenmiştim. 2012'de Runfire Kapadokya ile tanıştığım Elena en istikrarlı kadın koşuculardandır.

Şehre girdiğimde bütün mental bariyerler kırıldığı için tam gaz koşuyordum yolda iki İngiliz koşucuyu geçip 2.36 suları finish çizgisini geçtim. Yaklaşık 19.30 saat süren yolculuk bitmişti.
Rüyaların yapıldığı madde var, duygu ve düşüncelerin de. İnsan 13 milyar yıl önce big bang ile başlayan hikayenin rüya, duygu, düşünce ve bilincin yapıldığı maddedir. Maddenin insan dışındaki hiçbir formu sanat yaratmaz, müzik, resim, heykel gibi işlerle uğraşmaz. Maddenin insan dışındaki hiçbir formu uzayı merak edip orada başka yaşam türlerinin olup olmadığını araştırmaz. Maddenin insan dışındaki hiçbir formu bir biomed lab'ında şeffaf çerçeveli gözlüğünün arkasında duran meraklı yeşil gözlerle araştırma yapmaz. Maddenin insan dışındaki hiçbir formu rahat evinden, yuvasından ayrılıp sabahın köründe yatağından kalkıp acı ile kıvranarak 119 kilometre koşmaz.

Ve bizi biz yapan sevgi, insan dışında maddenin hiçbir formunda ortaya çıkıp birşeylere tutku ile aşık olmaz.

Rüyaların yapıldığı maddesin. Bu yüzden uyanmak istemediğin bir güzel rüya, bu yüzden acı dolu bir kabussun.

Homo sapiens sapienssin. Düşündüğünü, düşünen bilinen tek varlıksın. Maddenin beşinci hali, bilinçsin, bilinçten ortaya çıkan bir rüya içindeki başka bir rüyasın.

Seni rüyalarına taşıyan, taşıyacak olan uğraşın ne?

Ben coşku ile okuyor, yazıyor, koşuyorum; bir rüya içinde bir başka rüyada yaşamak için uğraşıyorum.


j2m172 ya da Yolculuk

Biyolojik tarihimiz genlerimizde saklıdır.

2003 yılıydı, Amerika'da yaşadığım sırada National Geographic ile IBM'in Genom Project diye bir çalışmasına katılmıştım. Bir hesaba 100 Dolar yatırdıktan sonra size bir kit gönderiyorlardı. Bu kitin içinden çıkan kulak pamuğuna benzeyen bir çubuk ile agız iç dokunuzdan sürterek tükürük ve epitel doku alıyor, bunu bir tüpe yerleştirip verilen adrese gönderiyordunuz. Gönderirken de ülkeniz, doğum yeriniz  ile igili hiçbir bilgi de yazmıyorsunuz. 

Birkaç ay sonra bir kutu ile sonuçlar bana gönderilmişti. Kutunun içinden çıkanlar, projeyi yürüten Spencer Wells'in bir mektubu, baba tarafımın atalarımın göç yollarımı gösteren bir harita ve projeyi anlatan the Journey adlı bir belgesel vardı. 

2021 yılın 53 yaşımda, daha ne kadar yaşayacağımı herkes gibi bilmiyorum ama içimden bir ses ömrümün çoğunu yaşadığımı söylüyor. (İç sesi boşverin, -çoğu zaman zırvalar zaten- istatistiksel olarak ömrümün büyük bölümünü yaşadığım neredeyse kesin. Bir erkek olarak 100 yıl yaşamak zor gözüküyor.) 
Hayata, kendi yağında kavrulan bir köylü ailenin dört çocuğundan üçüncüsü olarak başladım. Çocukluğumla ilgili anımsadığım en belirgin anılar ayaklarımın çok üşümesi, sürekli akan sümük ve onun deriye bulaştığında oluşan derideki gerilme hissi, kış aylarında soğuktan durmadan çatlayan, bu yüzden de acıyan  ve kaplumbağa derisine benzeyen utanç kaynağı ellerim. Çeşmesi sokakta olan bir evde büyüdüm ben, su eve testilerle taşınır, bizim yazlık dediğimiz köy evinin sundurmasına sıralanırdı, bu yüzden  su testisini çok iyi bilirim, onun başlangıçtaki kızılını ve kullanıldıkça beyaza dönen görüntüsünü çok iyi bilirim, kulpundan tutup taşımasını, çok ağırsa omuzda taşınmasını ve ağzından akan suyun boyundan akarken ortaya çıkan ürpertisini çok iyi bilirim.

Benim gibi çoğunlukla kötü deneyimler yaşayan ve berbat bir eğitimden geçenler mutluluğu geç yakalarlar. Hatta bazen yakalamayı bırakın hayatın kötü olduğu üzerinden yaşarlar herşeyi. Ben kırklı diyebileceğim yaşlarda iyi hissetmeyi ve iyi yaşamayı öğrendim diyebilirim. Bunu fark ettiğim günden beri de hiçbir şeyin keyfimi kaçırmasına izin vermiyorum. Ufak tefek gerginliklerim ise insan olmanın bir sonucu olduğunu biliyorum.

Posta ile bir zarf içinde genetik tarihimi gösteren sonuçlar geldiğinde ilk gözüme çarpan atalarımın göç yollarını gösteren okun  Afrika'dan çıkıp bir kolunun doğup büyüdüğüm Ege Bölgesi üzerinden geçip Avrupa'ya uzanmasıydı. Mektupta ise, baba tarafımın atalarının 11 ile 13 bin yıl önce  Anadolu'da ilk tarım yapan insanlar olduğu idi. Genetik akrabalarım ise Türkler, Araplar, Yahudiler, Kürtler, Kuzey Afrikalılar ve Güney Avrupalılar olarak gözüküyordu. Bu projede insanlar hollogruplara ayrılmıştı benim hollogrup kodum ise J2M172 idi. O gün Türklüğün ırk ile ilgili birşey olmadığını öğrendim. 

Bu coğrafyada yaşayan kendinin Türk olduğuna inandırılmış, ya da inan insanların genel adıdır Türk. 
Eğer halen bir ırk olarak Türk olduğunuza inanıyorsanız,  büyük bir yanılgı içindesinizdir. Amerika için ''melting pod'' diye bir kavram vardır, birçok insan ırkının, topluluğunun eriyip kaynaştığını ifade eder. Tarihin belki de en eski ''erime kabı'' Anadolu'dur. Göç yolları göçen göçerlerin ve bitmek bilmeyen savaşların çocuklarıyız hepimiz. İskender'in kurduğu İskenderun'un sadece isminin kaldığını düşünüyorsanız çok naifsiniz. İçimizde ve aramızda İskender'in ordusunun askerlerinin çocukları yaşıyor, Arap istilacıların, Romalı askerlerin, Likyalıların, Lidyalıların, Friglerin, Ermeni ve Rumların genlerini taşıyanlar aramızda dolaşıyor. 

Halen saf bir ırkın ahvadı olduğunuzu düşünüyorsanız gerçekten safsınız. Ben uzun süreden beri kendimi bir ırk üzerinden değil, kültür üzerinden tanımlamak ve gerçekleştirmek için uğraşıyorum. Doğduğumuz coğrafyanın benim seçimim olmadığının bilinci ile yapıyorum bunu ve üst kimlik olarak da Türk, Kürt, Çingen, Ermeni, Arap... olmak yerine, insan olmaya çalışıyorum.