25 Nisan 2018 Çarşamba

Karanlık Bir Gece Masalı



Her gün birşeyler öğrenmek, hiç bilmediğim  bir ben ile yüzleşmek, bu "ben"'in neden orada olduğunu, yaşadıklarımla bir puzzle gibi çözmeye çalışmak ve puzzle tamamlandığında bir çocuk gibi sevinmek, puzzle bir bilinmeze dönüştüğünde önce hayal kırıklığı sonra onu unutmaya çalışmanın verdiği unutamamak ve zihnimin labirentleri arasında yolunu arayan bir insan olarak yaşayarak geçiyor günlerim. Biliyorum bu puzzle'ın bir çözümü yok, insana dair bütün güzelliklerin ve kötülüklerin kaynağı bu puzzle'ın çözümsüzlüğünden geliyor. İyi ki de böyle, yoksa bir odun olduğumu anlamayacak kadar odun  kalırdım. 

Onu ilk gördüğümde çenesinin altında çok ama çok berbat, iğrenç  bir yarası vardı. Okuldan eve dönüyordum, Aralık 25'di. 
İçimizdeki sesleri hepimiz biliriz; bazen iyi bazen kötü şeyler fısıldarlar bize, işte bu yüzden kötü birşey yaptığımızda "şeytana uydum" deriz, iyilikleri ise genelde kendimize yorarız, "ben iyi bir insanım" oysa iyilik ve  kötülük çok müphem kavramlardır, yaptığımız iyilikleri anlatmak için "içimdeki meleğe uydum" diye bir kavram üretmemişiz. Oysa biz ying -yang'in vücut bulduğu yegane varlığız. Hem iyiyiz hem de kötü, bazen iyi bazen kötüyüz. Bu yüzden de hayatımız iyi ve kötü'nün bir savaş alanıdır. 

Kedileri fark edip onlarla iletişime geçtiğim günden beri bir çeşit "kedilerle konuşan adam"a dönüştüm.  Bu sevginin  psikolojik, sosyolojik ve biyolojik bir formasyonun son çıktısı olduğunu düşünüyorum. Bazen de hormonal olduğu hissine kapılıyorum. 
İnsan ve bütün canlılar biyolojik olarak kendini var etmek, türünün devamını sağlamak ile kodlu hayata başlarlar, bunu sağlayan içimizdeki ikinci bir karekter gibi bizi yöneten hormonlardır. Bir erkek olarak testesteronun bana neler yaptığını çok iyi biliyorum. Annemizin şefkat hormonu oksitoksin hormonu olmasaydı, doğar doğmaz ölürdük çünkü annemiz bizi emzirmezdi. Dopomin olmasa yarışmaz, adrenalin olmasaydı risk almaz, serotonin olmazsa duygusal (mood), fiziksel (açlık) sosyal (sevmek sevilmek) seksüel birçok gereksinimi fark etmeden birer odun olarak kalırdık. Hormonlar sosyal, biyolojik ve psikolojik gereksinimlerinizi beynimize anlatmaya çalışan birer nörotransfer araçlarıdır. İyi ki varlar yoksa bu yazı olmazdı. Birazdan yazacağım Gece'nin hikayesi de doğmazdı. 

Yara, simsiyah yavru bir kedinin çenesinin altında ortaya çıkmıştı. Onu gördüğümde tedavi ettirmem gerektiğine karar verdim veterinere götürdükten sonra tedavi başladı ve hayatımda duyduğum ve alışılması olanaksız, berbat,  enfeksiyondan kaynaklı bir koku artık evimize girmiş, burnuma yapışmıştı çünkü iltihap çene kemiklerine kadar inmiş,kemiği de eritmeye başlamış ve ağzına da sarmıştı.

Adının rengine uygun olsun diye Gece olsun istedim. Artık bir adı vardı. İyileşince sokağa bırakacaktım ama onu gördükçe de; bırakırım, bırakmam oyunu oynuyordum. Yakından bakınca aslında tam siyah olmadığı anlaşılıyordu, kafası siyahtı, kafasından sonra ancak dikkatlice bakılınca anlaşılan siyah ve kahverengilerden oluşan kedilere özgü bir motifi vardı. 

Tedavi, ile çene yarası kapanmaya başlamıştı tedavinin sona erdiğini düşünmeye başlamıştım ama evin içinde gezerken kontrolsüzce sıçmaya başladı bunu bir süre sonra işeme de aldı. Başlangıçta bunu bize kızdığı için yaptığını düşündük, ama bir süre sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Veterinerin dediği böbrek ve idrar yolu enfeksiyonu olduğuydu  sözde onu da tedavi etti. Ama bu defa yürüyemez hale gelmişti. Bu aşamada veteriner omurilikteki bir sinir deformasyonundan şüphelendi, yapılacakları sıraladığında buna artık ekonomik gücümün yetmeyeceğini ve onun çektiklerinin yettiğini düşünüp tedaviyi bırakmaya karar verdim. Tedavi işkenceye dönüşmüştü.

Belediyenin engelli ev hayvanlar merkezi olduğunu öğrendik oraya vermek çözüm olabilirdi ama orada ona kimsenin bakmayacağım düşündüğüm için evde bakmaya devam etmeye karar verdik. Eşim kadın pedlerinden  ve eski iç çamaşırlarından ona bir nevi çocuk bezi yapıyordu, biz evdeyken o halde bizimle kalıyor hatta bizimle yatıyor, biz yokken her tarafı örtü kaplı balkonda özgürce büyük ve küçüğünü yaparak kalıyordu. 
Bir bebeğin altını almayı artık çok iyi biliyorum. Ne zaman altını alsam ya da balkona yapmaktan vücudunda kalan idrar ve dışkı artıklarını ıslak mendille silsem hemen mırlamaya geçiyor ve tutmayan arka bacakları ile yan yatıp temizlememe izin veriyordu. Onunla göz göze gelmek bana merhamet denen şeyin ne olduğunu da öğretiyordu. 
Artık burnu da akmaya başlamıştı her geçen gün koyulaşan yeşilimsi bir sümük nefes almasını zorlaştırıyordu. 
Onu o halde görmek beni depresyona sokmuştu ama onu asla terk edemezdim çünkü onu eve almıştım, kimsenin de ona bizim gibi bakacağına inanmıyordum. Aklıma Yüzüklerin Efendisi'ndeki 'yüzük' geliyordu. Ağır bir yüke dönüşmüştü ama onu taşımak zorundaydım.

Daha önceden tanıdığım kedi sever bir eczacıya ilaç almak için gittiğimde sırf dert paylaşmak için durumu anlattığım. Bir de şu veterineri deneyin dedi. Daha önce bir elektrik direğinden sırf Gece'yi düşündüğüm için aldığım veteriner magnetindeki klinikten söz ediyordu. Eve gider gitmez telefon ettim. Durumu anlattım.  Büyük olasılık kediniz menenjit olmuş dedi.Yaradaki enfeksiyon beyin zarına ulaşmış ve kontrol yeteneğini yitirmesine neden olmuştu. Daha önce sekiz ay baktığımız ve beynindeki ur yüzünden kaybetytiğimiz yavru kedi Zeytin ile aynı semptomları gösterdiğini o zaman anladım. Puzzle çözülüyodu. Menenjit olabileceğini ilk defa duyuyordum. Gece'yi klinikte de muayene etti. Güçlü bir antibiyotik ile yüzde beş kurtulabileceğini söyledi.

Gece son on gündür berbat durumdaydı her gün iki üç defa burnunu siliyordum başlangıçta bunu hiç sevmiyordu zamanla alıştı. Artık hareketleri iyice yavaşlamış ayakta duramaz hale gelmişti. 
Yeni veterinerden getirdiğim gün  bütün gece balkonda yatmıştı, artık çişini de kaçırmıyordu elimle idrar kesesini sıkarak çişinin çıkmasına yardımcı oluyordum, büyüğü için veteriner 'dört gün tutabilir' dediği için rahattım.O sabah evde boyacılar vardı. Onu boyacıların girmediği bir odaya alıp ilacını verdim. Ağzı köpürmeye başladı sonra sol tarafına yattı. Bir defa ayaklandı yanıma geldi. -Onu kaybettikten sonra bunun bir veda öpücüğü olduğunu düşünecektim.- Onu alıp tekrar yerine yatırdım. İşlerimizi yapmak için odadan ayrıldık. Döndüğümde altına serdiğimiz altlık tamamen sidik kaplanmış, çenesinin altını  salya kaplamıştı. Hareketsizdi. Görür görmez öldüğünü anladım, eşim ağlıyordu. 

Okuduğum bir kitaptan öğrendim yazarın bir numaraya koyduğu bir ilkesi vardı, " hayat adaletsizdir" 
Bu adaletsizliğe çıldırmadan dayanabilmek bizi insan yapar ve her insan olduğumuz aşamada da katılaşırız. Bu katılaşmaya karşı direnç göstermek gerekir yoksa ruhunuzu şeytan ele geçirir.
Hayat hiç de bize anlatıldığı gibi bir "peri masalı" değildir.

"Hayat ondan yaptığımız şeydir" diye bir söz okumuştum. Aslında hayat, ondan yapamadıklarımızın bize yaptıklarıdır. Çoğunlukla da tatlı bir rüyadan çok bir karabasana benzer. 

Huzur içinde uyu Gece.

Biliyorum ki, artık hayvanlar aleminin siyah bir meleğisin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder