20 Ağustos 2015 Perşembe

Aladağlar Skyrunning Yarış Raporu


ALADAĞLAR 15 AĞUSTOS 2015 SKY RUNNINNG YARIŞ RAPORU

Büyük ve Küçük Demirkazık
Foto: Yücel Kalem

The force is strong in my family.
My father has it.. I have it... my sister  has it... you have that power, too...
Star Wars ‘The Force Awakens’

Ailemde sarsılmaz bir güç vardı.
Babamda vardı... bende vardı... kız kardeşimde vardı... Sizde de var...
Yıldız Savaşları 'Güç Uyanıyor' fragmanı

Keep your soul never quit training.
Foça'da bir duvar yazısı.

Ruhunu eğitmeyi asla bırakma.
Duvar Yazısı

Bir yaz günü şafak vakti Aladağlar sırtlarındaki Dağevi'nden Büyük ve Küçük Demirkazık Zirveleri'ne doğru baktığınızda, güneşin ışıktan kollarıyla Demirkazık Zirveleri'nin doğu yamaçlarını çoktan aydınlattığını,  Demirkazıklar'ın düzensiz, testere dişlerini anımsatan ufuk çizgisi kertiklerinden sızan ışık huzmelerinden anlarsınız. Birazdan bu aydınlık, bütün gece karanlığa alışmış gözleri kamaştıracak, yüksek uçan kuzgunların çığlıkları, diğer kuşların sesleri, dağ keçilerinin melemeleri ve börtü böceğin, yani bilcümle nebatat ve hayvanatın sesleri Aladağlar'ın sert kayalarıyla çevrili vadilerinde yankılanacak ve  uzaktan geçen asfalt yolda giden araçların uğultulu lastik ve motor sesleri arasında, insanlar da mahmur bir şekilde, çay ya da kahve içerek  ‘afyonlarını patlatmaya’ çalışacak ve  yeni bir güne başlayacaklardır.
Aladağlar Toros Dağları'nın ortasında Kayseri, Niğde ve Adana illeri arasında yer alan 1995 yılında bir bölümü ‘milli park’ statüsü verilmiş, en yüksek zirvesi 3767 metre ile Kızılkaya olan, ama dağcılar arasında Emler, Büyük ve Küçük Demirkazık Zirveleri ve Yedigöller Platosu ile ünlü bir dağdır. Dağcılar ve kaya tırmanışçıları için bir çeşit Kabe’dir denilebilir. Bu Kabe ayrıca birçok canlının da yaşam alanıdır, sarp kayaları erişilmez olduğu için dağ keçilerine de ev sahipliği yapar ve ne yazık ki türümüzün bazı türleri, güçsüz oldukları için, güç gösterilerini vahşice  bu dağ keçilerini vurarak gösterirler. Bu keçileri vurduktan sonra  erkeklerinin yaklaşık 1-1.5 metreyi bulan boynuzlarıyla sadece kafalarını, süs eşyası olarak duvarlarına asmaktan keyif alırlar. Orman Bakanlığı da genellikle yabancı olan bu yasal avcıların, bu hareketini bir turizm hareketi olarak görüp, zaten 15-16  yaşında ölecekler deyip her yıl 10 yaş üstü belirlediği sayı kadar erkek keçiyi 10-15 bin Euro karşılığı avlanılmasına izin vermektedir. Bu sene için 16 erkek keçinin ölüm fermanı imzalanmıştır.
Homo econimucus budur. Ekoljik denge çöktüğünde, kendi türümüzden başka avlayacak bir şey kalmayacak.


Foto: Güldan Kalem

Sabah start verilen yere döndüğümde, çok güçlü bir güneş kremi kullanmış olmama rağmen, sıcaktan dolayı zaten esmer olan tenim iyice koyulaşmıştı. Cimbar Kanyonu’na varmadan önce, asfalt yola girdiğimizden beri birlikte koştuğumuz  Deniz İren  ve Banu Aysolmaz ( Banu daha önce beni 60’ıncı km’sinde bıraktığım Frig Vadileri Dağ Maratonu’nda 45 km’lerde geçmişti) ikilisini geçmiş ve koşunun bitiş takının altına gelmiş Sertan ya da Serkan kardeşlerden biri tarafından su verilmiş ve bir leğenin içinde yüzen buz gibi karpuzu dişlemiştim. Sevgili eşim Güldan beni ilk kutlayan kişilerden biri olacaktı.


Cimbar Kanyonu Girişi
Foto: Yücel Kalem

Pınarbaşı istasyonuna vardığımda beni biraz önce geçen Caner Odabaşoğlu'nu gördüm. Birşeyler atıştırıyor, kafasını ıslatıyordu. Ben ise kabuğuyla birlikte yarım muzu alıp, su mataralarımı doldurup yola devam ettim. Biraz sonra Caner beni, ben onu geçecek, bir süre sonra da benden daha iyi koştuğu için Caner alıp başını gidecekti. Bu sırada arkamızdan gelen  Mahmut Yavuz yükseklik tutulmasının etkisinden kurtulmuştu, ben balyoza dönen ayaklarımla zar zor koşarken o önümden seğirterek gözden kayboldu. İlerde Caner'i de geçecekti. Önümde Kertenkeleler Banu Aysolmaz  ve Deniz İren ikilisi ile; bir onlar önde bir ben önde, oyunu devam edecekti. Bu sırada Deniz,  Banu'yu cesaretlendirici sözlerle sürekli motive etmeye çalışıyordu. Yarış sonunda Deniz'e Banu'yu motive etmeye çalışırken beni de motive ettiğini bu yüzden de onlardan önce bitiş çizgisini geçtiğim konusunda takılacaktım, ama bildiğim eğer Deniz tek başına olsaydı eğer beni havada-karada ikiye katlar öyle geçerdi.

Yarış başladığından beri hiçbir istasyonda durmadan geçmiştim ve ilk defa Maden istasyonunda duruyordum, Maden istasyonuna kadar yeterince suyum olmuş, yiyecek ihtiyacı hissetmemiştim. Caner, Maden istasyonuna çıkan düzlük öncesi beni geçmişti.  Biraz kola içtim ama çok ılık geldi ardından içtiğim su buz gibiydi, hava artık ısınmaya başlamıştı. Ben ayrılırken Caner orada kaldı.

Çoban çadırlarını geçerken çobanların yakmak için topladıkları yığın halindeki topa benzeyen geven türü çiçekli bitkileri gördüm böyle aşırı iklim koşullarında zaten seyrek olan bitki örtüsünün tahribatını sorguladım. Dağ keçilerin avlanmasından   ve Aladağlar Milli Park’ına giriş ve konaklama  ücretlerinden elde edilen gelirin bir kısmı, burada var olan floranın ve habitatın korunması için harcansa hiç fena olmazdı.

Maden istasyonunda, ileride Karagöl'den sonra  yolun traktör yoluna döneceğini ve yolun kötü olduğunu bu yüzden dikkatli olmamı söyleyen gönüllü, bu yola ulaştığımda beni sükut-u hayale uğratacaktı. Yol kötü bir traktör yoluydu, doğru, ama Emler Zirve ve Çağılınbaşı inişlerinden sonra bu yola uçak inip kalkabilirdi. Karagöl’ün etrafında derme çatma yapılar ve birkaç insan vardı. Caner beni daha sonra yapacağı gibi tekrar geçecekti Mahmut Yavuz halen görünürlerde yoktu. Hava ısınmıştı ve hızla yükselti kaybediyordum,  sıcaktan "mayday mayday motorlarda güç kaybı, sağ kanatta problem var" anonsu, bir iç ses olarak ayaklarımın gitmesine engel oluyordu. Oz büyücüsünün küflü teneke robotu içime kaçmıştı. Ben zaten kendimi zor taşıyordum, bu da nereden çıkmıştı?

MTA tepesinde birkaç gün önce ORDOS Dağevi'nde tanıştığım Arif Amca'yı tanıdık güler yüzü ve yuvarlak çerçeveli Troçki gözlükleri ile görünce, yabancı ellerde hemşerimi görmüş kadar çok sevinmiş, sonrasında gelen sarı renk üzerine düşen adam figürü ile DANGER yazısını görünce de realiteye dönmüştüm.  Sol tarafa baktığımda "harbiden DANGER' miş olm" dedim. Bir çadır o noktada gönüllülere eşlik ediyordu. Hızla buradan inerek bir düzlüğe geldiğimde ağaç direklere çakılmış tahta tabelalar gördüm, yerde bir yaban keçisi boynuzu büyük bir osmanlı kılıcı gibi uzanıyordu.

Çağılınbaşı tırmanışına başlamadan önce, önde parlak yeşil tişörtü ile startta: ‘çok hızlı başlama, ben seni takip edeceğim’ diyen Mert Derman’ı çok iyi seçiyordum. İşte o an Mert'in koşudan yaklaşık bir ay önce Aladağlar'a yaptığı gezi sonrası önerdiği baton kullanılmalı öğüdü geldi. Batonsuz sadece bacakların gücü ile bu tırmanışı bitirmek gerçekten zordu ama kendime karşı mazo eğilimlerim olmalı ki batonsuz başladım. Yaklaştıkça uzakta gönüllü olduğu belli olan biri bizi gözetliyordu (Caterina’nın çok doğru olarak belirtiği ‘Koruyucu Melekler, gönüllüler’) ben o noktanın son nokta olacağını düşünüyor sonra inişe geçeceğimizi sanıyordum. Heyhat "gerçekler acıdır dik tırmanışlar da acıdır öyleyse zirve tırmanışları gerçektir" düz mantığı bir önerme olmaktan çıkmış gerçeğe dönüşmüştü. Çetele tutan, fotoğraf çeken bu gönüllünün yanına ulaştığımda bana sol taraftaki MTA tepesini gösterdi. Birazdan Banu Aysolmaz  ve Deniz İren beni geçecek ben onları bir daha Pınarbaşı istasyonundan sonra görecektim.


Direktaşı ve Büyük Göl
Yedi Göller platosu Yüzüklerin Efendi’sindeki Sauron’un Mordor’u  Orta Dünya'ya benziyordu kimbilir belki de bu haşmetli dağın altında orclar ne işler çeviriyordur. Ama Direktaşı kesinlikle Sauron'un gözünün olduğu dağ ve yüksek uçan kuzgunlar çığlıklarıyla birer Nazgul idiler.

Yedigöller Platosu istasyonunu gönüllülerinin yaptığı kibar daveti geri çevirerek geçmiştim. Sevgili Kerem Topuz bir dilim portakalı hemen önümde lüpletmişti ama ben şişmiştim. Hava basıncı azalınca, iç basıncım dış basıncı galebe çalmış dümbelek gibi şişmiştim. Diyafram kası da bu durumdan etkilenmiş, sarhoş rüyasında içilen ama bir türlü geçmeyen susuzluğa benzer, ciğerlerim  ne kadar nefes alırsan al ama kâfi değil moduna geçmiş ve sağ tarafımda ciğerlerimin hemen alt tarafına bir batma hissi saplanmıştı. Dalağım şişmişti. Sonradan Faruk Kar'dan öğrendiğim halk arasında dalak şişmesi olarak bilinen bu olgunun bir çeşit diyafram krambı olduğuydu. Hızlı nefes oksijen borçlanmasına, bu da kaslarda var olan oksijenin hızla kullanılmasına neden olup kramp gerçekleşiyormuş.  Çözüm, hızlı koşularla bu sisteme vücudu alıştırmakmış.
Direktaşın yanında yer alan göl zümrüt rengiyle,  nedense bende yüzme isteği uyandırmıştı.


     Yedigöller Platosu, foto: Yücel Kalem

Emler Zirvesi’ne vardığımda aynı noktada, Strava'dan ve Facebook'tan tanıdığım ama şahsen 4 gün önce tanıştığım gönüllü Ayşen Aktaş ile selamlaştım. Kendisi yoga ustası olan Ayşe'nin birkaç gün önce Face’de gördüğüm, yogada ağaç figürünü yaparak ona maymunluk yaptım. Sonra önümde dağ keçisi gibi sektirerek inen eşi Kerem'i yakalamak için çarşaklardan kayarak, koşarak indim. Yarışın en keyifli kısmı sanırım burasıydı. Bu tadı bir daha ancak seneye yakalayabilirim.
Çelikbuyduran berrak buz gibi akan kar suyu ile Yedigöller Platosu’na açılan en yüksek geçittir. Buradaki istasyonda durmak istemedim çünkü solda, koşumuzun en yüksek zirvesi Emler bizi bekliyordu. Tam 4 gün önce oraya ulaşmış ve orada taşların altına naylona sarılı olarak duran anı defterine bir şeyler yazmış sonrada parkuru işaretleyen Serkan ve Sertan Girgin kardeşler ve Ayşen ile konuşma fırsatım olmuştu. O gün hava bulutluydu ve etraf pek gözükmüyordu.

Yarıştan dört gün önce Emler Zirvesi, Sertan ve Serkan Girgin kardeşler parkuru işaretliyor
Foto: Yücel Kalem

Soluklupınar’a ilk 14 içinde gelmiştim, önümde Caner Odabaşoğlu ve Cumali diye biri vardı, arkamda da beni birazdan geçecek Kerem Topuz, Alper Dalkılıç vardı. Yolun tek patikaya döndüğü yeri biraz geçtikten sonra gerçek yükselti başlıyordu. Burası namı diğer Kapı idi. Kapı’dan Çelikbuyduran'a ve oradan Emler'e kadar olan bölüm bence yarışın en keyifli kısmıydı. Çünkü enerjimiz daha bitmemiş, hava serin ve biz gölgede koşuyorduk -şaka şaka yürüyorduk- o yokuşu koşarak çıkan bir beşer, bir human, bir insan  olamaz çünkü! Alper Dalkılıç, Caner Odabaşoğlu, Kerem Topuz ve üst tarafta bizden yukarıda, fengshui yeşili tişörtü ile Mert Derman, Aykut Çelikbaş tanıdığım koşuculardı. Bu arada hemen önümüzde Mahmut Yavuz'u  görmek beni biraz dumura uğrattı. Mahmut'un buralarda kalması pek alışılmış bir şey değildi. Alper'in Mahmut’a; ‘nasılsın usta?’ dediğini ve onun da iyiyim dediğini duydum. Halinden ‘iyiyim’ sözünü, lafın gelişi söylediği belliydi. Yükselti çarpmıştı. Zaman zaman geriye doğru baktığımda Caterina Scaremelli'yi görüyordum. Emler Zirvesi'ne doğru çıkarken Caterina'ya:' düşündüğünden daha güçlüsün!' diye bağırdım.

Emler Zirvesi'ne çıkarken, foto: Ayşen Aktaş

Sabah saat 3:00'de uyanmış sevgili eşim Güldan’nın yaptığı fırında makarnayı yemiş, kıyafetlerimi giymiş 5:30 suları start çizgisine gitmiş ve son defa malzeme kontrolü yapılmış ve kontrolün yapıldığının kanıtı yeşil bileklikler kollarımıza takılmıştı. Hava hafif serindi. Saat tam 6:00'da 10,9,8, 7....1,0 ile koşu  başlamıştı. Ben her yarışa yorgun başladığım ve Kaçkar koşusunda anlamlandıramadığım kramp yüzünden bu defa yavaş koşmaya ama öndeki gruptan da kopmamaya karar vermiştim. Gayet iyi gidiyor ve 13-14 sıralarda koşuyordum. Hep de öyle olacak yarışı genel sıralamada -46.8 km'yi 2800+ metre tırmanarak- 7 saat 50 dakika ile 16. Yaş grubu 8. Olarak bitirecektim. İşin güzel yanı bundan önceki 4 yarışımın dördünde de var olan ayak su toplaması, kas acısı gibi can sıkıcı hiçbir şey olmayacaktı.
  


Homeros Odessia eserinde Troya Savaşı’ndan dönen ve 10 yıl sürecek olan Odysseus’un Ithaka’ya dönüş  yolculuğunu anlatır. Sirenler Foça yakınlarında kayalıklarda yaşar, çok güzel şarkıları ile denizcileri baştan çıkarıp gemileri kayalıklara doğru çeker ve gemilerin parçalanmalarına neden olur. Troya Savaşı’ndan Ithaka’ya dönen  Odysseus bunu bilir ve bu yüzden kendini gemi direğine bağlatır ve tayfaların kulaklarına mum ile kaplatarak  sirenlerin baştan çıkarıcı şarkılarına yenik düşüp gemisinin kayalıklara doğru gitmesine engel olur.

                              Caterina Scaramelli ve Ben foto: Güldan Kalem

Modern çağ binlerce sirenin senfonik bir orkestra halinde baştan çıkarıcı şarkısıyla her yerden, her yönden bireye saldırmaktadır, bu bazen yeni bir araba, yeni bir elbise, yeni bir akıllı telefon, yeni bir oyuncak, bir erkek için şuh bir hatun, bir kadın için güçlü, yakışıklı statü sahibi bir erkek…  bok-püsürük herşey olabilmektedir.
Dağların sirenleri Foça’nın sirenleri gibi olmasada sizi koşuyu bırakmaya ve pes etmeye zorlarlar.  Dağ sirenleri; haşin, sert, acımasız ve yıldırıcıdır, oranıza buranıza acı vererek girerler ve çıkmak bilmezler, ki en önemlisi beyninize, düşüncenize girendir. Bu düşünce mesafeler arttıkça, yoruldukça güç kazanır ve artık vücudunuzun yorgunluğu beyninizi ele geçirir. Eğer yolculuğa, koşuya, yürüyüşe başladığınızda birazdan karşınıza çıkacak sirenlere hazır değilseniz ilk istasyonda, ilk yokuşta  ya da son istasyonda bırakırsınız.

Dağlar, sirenleri bilenleri ve onlarla mücadele edenleri kabul ederler,  bu yüzden de dağlarda az insana rastlarsınız.

Modern, baştan çıkarıcı sirenlerle savaşmayı öğrenmek ve ruhunuzu eğitmek istiyorsanız önce maraton, sonra ultra maraton koşun.
Unutmayın, siz düşündüğünüzden daha güçlüsünüz ve o ‘güç’ sizde de var.

Ben tersten öğrenmeyi severim. Hiçbir şey bilmeden, hiç hazırlanmadan dağ yürüyüşü yapmanın ve bisiklet binmenin verdiği güvenle 5 günde Kapadokya'da 240 km yakın koştum, bitirdiğimde bir hafta doğru dürüst yürüyemedim. Sonra Afyon'da 60 km 'de terk ettim sonuç gene aynıydı. Sonra 136 km ile İznik ultra, artık yazmayayım, biliyorsunuz. Sonra Kaçkar 45 km...
Son olarak da 46.8 km Aladağlar sky running’i  bitirdiğimde metamorfoz tamamlanmıştı.
Ben artık bir dağ keçisiyim.

                                  YARIŞ GÖNÜLLÜLERİ  VE ORGANİZASYON


Onlar ki toprakta karınca,
                           suda balık,
                                 havada kuş kadar
                                                    çokturlar...
                                                               Nazım Hikmet 
                                                               Kuvay-i Milliye Destanı

Eğer, çoğunluğu gepgenç bu filinta gibi kızlı erkekli delikanlılar olmasaydı bu organizasyon benim için katıldığım 'en mütevazi' 'en iyi' organizasyon olmazdı. Dağlarda yaşamak onlara; dayanışmanın, yardımlaşmanın ne demek olduğunu öğretmişti. Bir çoğu kuş uçmaz kervan geçmez bu dağlara bir gece önceden çıkmış sadece biz koşucuların can güvenliği için orada kalmıştı. Yarış günü gece vakti organizasyon merkezine dönen gönüllüler vardı. Onlar bu ülkenin pırıl pırıl aydınlık çocuklarıydılar.

Argeus'dan Koray ve Korhan Beyler inanılmaz mütevazi insanlardı. Serkan ve Sertan Girgin kardeşlerin insana güven veren alçak gönüllülükleri ve davranışları nasıl anlatılır bilemiyorum. Çok Teşekkürler.
Son olarak bu organizasyonun ana sponsoru Raidlight'ın patronu Benoit Laval'a ve Türkiye temsilcisi Emre Tok'a da teşekkür etmek isterim. 
Seneye orada olmak için sabırsızlanıyorum.

2 yorum:

  1. Yücel kalemine sağlık. Koşu anını yeninde yaşattın Bizlere... Koşulan her yarış, yazılan her yarış raporu ileride bu spor ile uğraşacak koşucular için harika bir referans olacak. Yeni yarışlarda bir arda olmak, sağlıkla koşmak üzere selamlar sevgiler. Derya :)

    YanıtlayınSil
  2. Teşekkürler Derya. Ben de sizlerle koşmayı, sohbet etmeyi dört gözle bekliyorum. Kapadokya'da görüşmek üzere.

    YanıtlayınSil