Çoğu zaman olduğu gibi bisikletim ve ben iki yalnızdık.
Bisikletime atladım, çıktım yola... Önce Yeniköy sonra Yeniköy'ü geçer geçmez eski mezarlığın yanından sola girdim. Bir zamanlar orman kulübesi olan metruk kulübenin hemen yanında yeni yapılmış yangın göletinden sağa doğru yöneldim.
Coğrafya çok farklılaşır bu bölgede, Şaşal suyunu oluşturan dağlardır buraları. Kızılçam ormanları ve ağaçların altında yeşeren fundalıklar bir oya gibi süsler bu dağları. Güneyde Ege Denizi mavi bir patiskadır, sahillerini hödük yazlıklar isgal etmiştir.
İn cin top oynuyordu. Korkuyu bilen her insanını ürpereceği bir sessizliğin ortasında bisikletim ve benim yalnızlığım daha da yalnızlaşırken iki at çıktı karşımıza. Siyahtı birisi, diğeri kahverengi.
Doğada bir yabancı ile karşılaştığınızda ilkel benliğiniz devreye girer, atların ve benim -birbirine yabancı iki türün- karşılaşmasındaki korku vardı gözlerimizde, onlar benden ben onlardan korkmuştum. Ama ben bin yıllardır beraber yaşadığımız bu gezegende, deniz canlıları dışında bir çok canlının özellikle de insanla yakın ilişkisi olmuş bütün canlıların -eğer yaralı veya aç değillerse- insandan korktuğunu biliyordum. İnsan hayvanlar aleminde korku demektir çünkü.
Bisikletimi sürdüm onlara doğru, onlar koştu ben de peşlerinden, sonra ana yoldan bir yolamağa ayrıldılar ve geri dönüp korkuyla baktılar bana. Bisikletten inip fotoğraflarını çektim. Onları tekrar korkutarak ana yoldan kaybolmalarını izledim. Ağaçların arasında yüzlerce kayadan oluşan etrafa gelişigüzel dağılmış doğa ananın heykelleri vardı. Öyle güzellerdi ki, olanları fotoğrafladım ama asla gözümün gördüğündeki heyecanı vermiyordu çektiğim fotoğraflara bakmak. Daha iyi bir makinayla ve daha donanımlı gelmeliydim. Çektiklerim yeter diye düşünüp tekrar bisikletime bindim ve yola devam ederken yolun batı yönünde beni her zaman büyüleyen kayaları üzerinde yalnızlıklarıyla dikelen bir grup ağaç gördüm. Mutlaka çekmeliydim fotoğraflarını, çektim.
Tam bisikletime binerken gördüm bu iki çiçeği. En zor koşullarda var olmanın simgesiydiler. Deklanşöre bastım birkaç açıdan, çektiklerimin en güzeli buydu. Çakıl taşlarına , susuzluğa, sessizliğe, yalnızlığa rağmen yaşamda var olmanın gücü hep büyülemiştir beni. Nereden geldiğini bilmediğim bu güç yaklaşık 11 milyar önce evrenin başladığı o andan itibaren hep var ve var olacak. (canlı diyebileceğimiz ilk hücrelerin yaşı 3-3,5 milyar yıldır) En kücük canlıdan en gelişmiş olana kadar her canlının taşığı bir sırdır yaşam. Yıldız tozuyuz biz ve yıldız tozunun bilinen en mükemmel hali. Sırf bu yüzden bütün canlılar yıldızlarda pişen ışıl ışıl parlayan gözleriyle, yapraklarıyla bir cümle varoluşlarıyla muhteşem varlıklardır.
Bu iki çiçek, tozun toprağın arasında yalnızlıklarını, onların fotoğrafını (ışığın grafiği) çeken -başka bir yalnızın- gözünden sizinle paylaşıyor.
12 Ocak 2017 Perşembe
11 Ocak 2017 Çarşamba
Çam
Çocukluğum çam ağaçları arasında geçti benim, bu yüzden masalsı anlarla büyüdüm diyebilirim.
Guguk kuşlarının ötmeye başlamasıyla birlikte su yürürdü çam dallarına ve kolayca boru biciminde çıkardı ince dallarından kabuğu; ilk oyuncaklarım oldular bunlar, ilk düdüklerimi bu borudan yaptığımı anımsıyorum.
Yaşlı amcalar, köylü şapkalarının gölgelikle kumaşı arasında kalan boşluğa çam dalından elde edilen bu borumsu çam kabuğundan yaptıkları ve takım dedikleri sigara ağızlıklarını sıkıştırılardı.
Yaşlı çam ağaçlarının kızıl kabuklarını işlemek kolaydır ilk oyuncak arabam bu kızıl kabuklardan yapılmadır benim.
Yaz aylarında bu çam ağaçlarının dallarından yakalardık ağustos böceklerini, biz çığırtgan derdik o cırtlak sesiyle durmadan öten bu böceğe, ve ancak Amerika'da öğrendim erkek sandığımın dişi, dişi sandığımın da erkek olduğunu.
Üzerine kar yağdığında, çam kadar ne güzel gözükebilir ki? Soğuk kış geceleri, tam karşımızda ki dağdan rüzgarın çam yapraklarına- biz pürçek derdik- çarptığında masalımıza bir gizem ve müzik eklenirdi. Baykuşaların sesleri eşlik ederdi sonra annem korkuturdu birileri ölecek bu gece diye...
Ve gençliğimde bu ağaçların yüzlercesini kestim, tomruk yapmak için, o günlerden kalma çam sakızlı ellerimi hala hissederim, anlıyorum ki çamların göz yaşlarıydı fark edemediğimiz.
İlk ve son orman yangınımı da bu ağaçlarla başlattım kimsenin öğrenemediği ve ölümüne korktuğum.
Her canlının bir hikayesi vardır bu gezegende, doğar büyür ve ölürler. Bildiğimiz kadarıyla da ölüm bilinci sadece insan da vardır. Yaşam bu yüzden çok güzeldir ve çok acı. Kendimize anlam yüklemeye çalışıp dururuz, piramidleri yaptırtan da bu güçtür, aya bizi taşıyan da, ölümlü olduğumuzu bilmenin verdiği ölümsüzlük arayışıdır aslında tek aradığımız.
Ağaçların yaşlılıktan ölümü en asil olandır, ayakta ve dik ölürler. Bu ağaç gibi...
Guguk kuşlarının ötmeye başlamasıyla birlikte su yürürdü çam dallarına ve kolayca boru biciminde çıkardı ince dallarından kabuğu; ilk oyuncaklarım oldular bunlar, ilk düdüklerimi bu borudan yaptığımı anımsıyorum.
Yaşlı amcalar, köylü şapkalarının gölgelikle kumaşı arasında kalan boşluğa çam dalından elde edilen bu borumsu çam kabuğundan yaptıkları ve takım dedikleri sigara ağızlıklarını sıkıştırılardı.
Yaşlı çam ağaçlarının kızıl kabuklarını işlemek kolaydır ilk oyuncak arabam bu kızıl kabuklardan yapılmadır benim.
Yaz aylarında bu çam ağaçlarının dallarından yakalardık ağustos böceklerini, biz çığırtgan derdik o cırtlak sesiyle durmadan öten bu böceğe, ve ancak Amerika'da öğrendim erkek sandığımın dişi, dişi sandığımın da erkek olduğunu.
Üzerine kar yağdığında, çam kadar ne güzel gözükebilir ki? Soğuk kış geceleri, tam karşımızda ki dağdan rüzgarın çam yapraklarına- biz pürçek derdik- çarptığında masalımıza bir gizem ve müzik eklenirdi. Baykuşaların sesleri eşlik ederdi sonra annem korkuturdu birileri ölecek bu gece diye...
Ve gençliğimde bu ağaçların yüzlercesini kestim, tomruk yapmak için, o günlerden kalma çam sakızlı ellerimi hala hissederim, anlıyorum ki çamların göz yaşlarıydı fark edemediğimiz.
İlk ve son orman yangınımı da bu ağaçlarla başlattım kimsenin öğrenemediği ve ölümüne korktuğum.
Her canlının bir hikayesi vardır bu gezegende, doğar büyür ve ölürler. Bildiğimiz kadarıyla da ölüm bilinci sadece insan da vardır. Yaşam bu yüzden çok güzeldir ve çok acı. Kendimize anlam yüklemeye çalışıp dururuz, piramidleri yaptırtan da bu güçtür, aya bizi taşıyan da, ölümlü olduğumuzu bilmenin verdiği ölümsüzlük arayışıdır aslında tek aradığımız.
Ağaçların yaşlılıktan ölümü en asil olandır, ayakta ve dik ölürler. Bu ağaç gibi...
10 Ocak 2017 Salı
Değişim ve Facebook
Burada ne yazarsanız yazın, ne yazarsam yazayım, ne paylaşırsanız paylaşın, ne paylaşırsam paylaşayım; bir saat sonra ya da bir gün ya da bir ay ya da bir yıl belki on yıl sonra, Türkiye'yi, insanları ve dünyayı değiştiremezsiniz, değiştiremeyiz.
Değiştirdiğimizi varsayalım, bu değişiklikten önce birileri, sonra kendimiz rahatsız oluruz. Değişim evrimsel bir süreçtir ve hiçbirimiz kuyruğumuzu iki günde kaybetmedik, iki günde homo erectus, homo sapiens olmadık. Bu yüzden bütün hızlı değişimler başta size ve diğerlerine zarar verir eğer hızlı değişim toplumsal ise kanlıdır. Önce kendi çocuklarını öldürür. Kaotiktir.
Dramdan beslenmek ve şikayet etmek bize kendimizi iyi hissettirir, çünkü böylece inançların sanal dünyasında kendimize güvenli bir sığınak yaratırız. (Dopomin salgısı artar.)
Mısır papirüslerınde de "nolacak bu gençlerin hali?" yazdığını okumuştum. Sümer tabletlerinde de öğrencilerin ödevlerden şikayet ettiğini:) İşi gençlerle çalışmak olan herkes bu söze katılır. Biyolojimiz için 4-8 bin yıl çok kısa bir süredir.
Modern insan davranışı, bize benzeyen 40-60 bin yıl önce Etiyopya steplerinde ortaya çıkan ilk atalarımızın davranışlarından farklı değildir. Siz unutursunuz ama biyoloji unutmaz. Evrim en değerli bilgiyi en derine, en ulaşılmazsa yazar ve saklar. (Sosyal olaylara müdahale edebildiğimiz gibi genlere, DNA'ya müdahale etiğinizi düşünün, sonuç pek iç açıcı olmazdı)
Kendimizi değiştirmek insanları ve hayatı değiştirmekten daha kolay ve kalıcıdır.
Dram, trajedi, karamsarlık birer öğretmen olarak iyidir ama buradan beslenirseniz bir süre sonra daha çok dram yaratan bir oyunun parçası olursunuz, sonuç yine kaotiktir ve bütün enerjinizi negatife çevirir. Oysa yaşam bir denge oyunudur. İnsanın en büyük sorunu bu oyunun kurallarını tam olarak hala anlamamış olmasıdır.
Neden mi yazıyoruz ya da paylaşıyoruz? Yanıt büyük olasılık alter ego, ego ve süper egolarımızdır ya da "ben de varım" demek içindir.
Değiştirdiğimizi varsayalım, bu değişiklikten önce birileri, sonra kendimiz rahatsız oluruz. Değişim evrimsel bir süreçtir ve hiçbirimiz kuyruğumuzu iki günde kaybetmedik, iki günde homo erectus, homo sapiens olmadık. Bu yüzden bütün hızlı değişimler başta size ve diğerlerine zarar verir eğer hızlı değişim toplumsal ise kanlıdır. Önce kendi çocuklarını öldürür. Kaotiktir.
Dramdan beslenmek ve şikayet etmek bize kendimizi iyi hissettirir, çünkü böylece inançların sanal dünyasında kendimize güvenli bir sığınak yaratırız. (Dopomin salgısı artar.)
Mısır papirüslerınde de "nolacak bu gençlerin hali?" yazdığını okumuştum. Sümer tabletlerinde de öğrencilerin ödevlerden şikayet ettiğini:) İşi gençlerle çalışmak olan herkes bu söze katılır. Biyolojimiz için 4-8 bin yıl çok kısa bir süredir.
Modern insan davranışı, bize benzeyen 40-60 bin yıl önce Etiyopya steplerinde ortaya çıkan ilk atalarımızın davranışlarından farklı değildir. Siz unutursunuz ama biyoloji unutmaz. Evrim en değerli bilgiyi en derine, en ulaşılmazsa yazar ve saklar. (Sosyal olaylara müdahale edebildiğimiz gibi genlere, DNA'ya müdahale etiğinizi düşünün, sonuç pek iç açıcı olmazdı)
Kendimizi değiştirmek insanları ve hayatı değiştirmekten daha kolay ve kalıcıdır.
Dram, trajedi, karamsarlık birer öğretmen olarak iyidir ama buradan beslenirseniz bir süre sonra daha çok dram yaratan bir oyunun parçası olursunuz, sonuç yine kaotiktir ve bütün enerjinizi negatife çevirir. Oysa yaşam bir denge oyunudur. İnsanın en büyük sorunu bu oyunun kurallarını tam olarak hala anlamamış olmasıdır.
Neden mi yazıyoruz ya da paylaşıyoruz? Yanıt büyük olasılık alter ego, ego ve süper egolarımızdır ya da "ben de varım" demek içindir.
31 Aralık 2016 Cumartesi
Okuduğum kitaplar
Eski çağlarda güce sahip olmak demek bilgiye ulaşmak demekti. Günümüzde güce sahip olmak demek neyi görmemezlikten gelmemiz gerektiğini bilmek demektir.
Herşeyin gerçekleştiği kaotik dünyamızda neye odaklanmamız gerekir?
Homo Deus/Yuval N. Hariri
Dün akşam Homo Deus kitabını bitirdim. Cehaletimin boyutları ile yüzleşmek bir açıdan acı, bir açıdan mutluluk vericiydi. Cehaletinizi farkettiğiniz oranda gelişirsiniz.
Daha önceki kitabı Sapiens yeterince doyurucu ve bilgilendiriciydi. Yeni kitabı Sapiens kitabının devamı gibi, insanlığın geleceğine ışık tutar nitelikte.
Dün kitabı okurken şunu fark ettim kitap 2015 yılında İbranice yazılmış ve 2016 yılında İngilizce baskısı yapılmış. Kitabın son sayfalarına doğru siber casusluğun daha etkili olacağı yazıyor. Amerika tam da dün 35 Rus diplomatik görevliyi bu yüzden istenmeyen kişi ilan etti.
İnsanın geleceğini öngörmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız.
2016 yılının diğer önemli kitabı benim için Özgür Bolat'ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabıydı.
Mutsuz, kararsız, özgüvensiz, okumayan, bizim kadar (yetişkin) tüketici bir çocuktan gelecek beklemek abesle iştigal, yeni nesil çocukların bir çoğu ergenlik sancılarını Ottoman vb yerlerde nargile fokurdatıp "naber lan?" Geyiği ile geçirecek ya da bilgisayar oyunlarının başında böğürerek mutlu olacaklar. Okur yazar (okuma yazma bilmek değil okur yazar olmak) sayısını arttırmazsanız belki gelişiriz -çünkü gelişmenin dinamikleri gelişmiş uygar bir toplum olmaktan farklıdır- ama uzun bir süre bu bataklıkta dinsel ve ırkçı fanatizmle yaşayacağız demektir.
2016 yılında sevdiğim diğer bir kitap Natural Born Heros, Cristhoper McDougall'ın Born to Run (Türkçeye "koşmak için" diye çevrildi) kitap ikinci dünya savaşı sırasında Girit adasında İngilizlerin bir Alman generali kaçırması kurgusu üzerinden koşu üzerine yazılmış çok güzel bir kitap. Kitabı okuduktan sonra bu adayı birgün mutlaka ziyaret etmeye karar verdim.
Bavulumda kitaplar... (belki bir kindle)
Okumak kadar sizi aydınlatacak başka hiçbir araç aramayın.
Bol okumalı, yazmalı mutlu yıllar!
Herşeyin gerçekleştiği kaotik dünyamızda neye odaklanmamız gerekir?
Homo Deus/Yuval N. Hariri
Dün akşam Homo Deus kitabını bitirdim. Cehaletimin boyutları ile yüzleşmek bir açıdan acı, bir açıdan mutluluk vericiydi. Cehaletinizi farkettiğiniz oranda gelişirsiniz.
Daha önceki kitabı Sapiens yeterince doyurucu ve bilgilendiriciydi. Yeni kitabı Sapiens kitabının devamı gibi, insanlığın geleceğine ışık tutar nitelikte.
Dün kitabı okurken şunu fark ettim kitap 2015 yılında İbranice yazılmış ve 2016 yılında İngilizce baskısı yapılmış. Kitabın son sayfalarına doğru siber casusluğun daha etkili olacağı yazıyor. Amerika tam da dün 35 Rus diplomatik görevliyi bu yüzden istenmeyen kişi ilan etti.
İnsanın geleceğini öngörmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız.
2016 yılının diğer önemli kitabı benim için Özgür Bolat'ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabıydı.
Mutsuz, kararsız, özgüvensiz, okumayan, bizim kadar (yetişkin) tüketici bir çocuktan gelecek beklemek abesle iştigal, yeni nesil çocukların bir çoğu ergenlik sancılarını Ottoman vb yerlerde nargile fokurdatıp "naber lan?" Geyiği ile geçirecek ya da bilgisayar oyunlarının başında böğürerek mutlu olacaklar. Okur yazar (okuma yazma bilmek değil okur yazar olmak) sayısını arttırmazsanız belki gelişiriz -çünkü gelişmenin dinamikleri gelişmiş uygar bir toplum olmaktan farklıdır- ama uzun bir süre bu bataklıkta dinsel ve ırkçı fanatizmle yaşayacağız demektir.
2016 yılında sevdiğim diğer bir kitap Natural Born Heros, Cristhoper McDougall'ın Born to Run (Türkçeye "koşmak için" diye çevrildi) kitap ikinci dünya savaşı sırasında Girit adasında İngilizlerin bir Alman generali kaçırması kurgusu üzerinden koşu üzerine yazılmış çok güzel bir kitap. Kitabı okuduktan sonra bu adayı birgün mutlaka ziyaret etmeye karar verdim.
Bavulumda kitaplar... (belki bir kindle)
Okumak kadar sizi aydınlatacak başka hiçbir araç aramayın.
Bol okumalı, yazmalı mutlu yıllar!
26 Aralık 2016 Pazartesi
Nif
Mistisizm
Nif'e ne zaman çıksam yalnızlığımla tanışırım.
Çok uzaklarda da olsa kentin -birbirimize ve kendimize yabancılaştığımız, deli dolu sevdaların, kırık aşk hikayelerinin ve hüzünlü ayrılıkların, yoksulluğun,sefaletin ve çılgınca zenginliğin, sokaklarında küçük anoforlarla uçuşan çöp artıklarının, egsoz kokusunun, klakson ve motor seslerine karışan anlamsız diyologların, üçüncü sınıf otel odalarında kaçak, gariban sevişmelerinin ya da artık mantar gibi etrafı saran gökdelenlerin denize bakan suitlerinde " king size" yataklardaki metaryalist sevişmelerin seksüel salgılarının ruhsuzluğuna yuva olmuş, herşeyin yapay olduğu çok uzaktaki kentin- uğultusu zaman zaman duyulsa da sizi rahatsız etmez.
Güney'de bulutların ve sislerin arasından Aydın Dağları ve Sisam göz kırpar, doğuda Bozdağ, kuzeyde Niobe'ye analık eden Spil, kuzeybatıda Yamanlar ve tam batıda turkuaz Körfez ve asırlardır tecavüz edilmiş Amazon'un en güzel kızı Symirna... (artık son tecavüzcüleri yap-satçıların beton gökdelenlerine teslim edilmiştir. )
Nif zirveye yakın tek tük ağaçları ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran kaya yapısıyla mistik bir masal anlatır bana.
Kentler yavaş yavaş öldüğümüz, kendimize ve başkalarına hayatı zehir ettiğimiz bir cehennemdir, dağlar ruhumuza yoldaşlık eder ve hikayeleri yeryüzündeki en eski kent hikayelerinden daha da eskidir, mahzende unutulmuş yıllanmış bir şarap gibi her yudumuyla sizi tarifsiz esrimelere sürüklerler.
Bir şahin çığlık atar.
Alankıyı
Yola çıktığımızda bir pazar gününün erken öğleden sonrasıydı. Arabanın uğuldayan motor sesi, radyoda çalan İngilizce şarkıya karışıyor, lastiklerin yola sürtünmesinden çıkan ses ve dar bir yarığı anımsatan camın aralığından yüzüme çarpan serin rüzgar ve uğultusu bize eşlik ediyordu.
Bugüne kadar bu ülkeyi kıyasıya eleştirdim, artık öğrendim ki gerçeği kabul etmemek sadece acı çekmeyi arttırıyor. Bu ülke böyle. Bu yazı biraz da bununla ilgili.
Yaklaşık iki ay önce bisiklet ile yapmış olduğum 161 km'lik yolculuğu bu defa arabayla yapacaktık. İlk durağımız yaz aylarındaki insan sayısını yitirmiş Alankıyı Yaylası'ydı. Çoğunluğu ceviz ve kiraz olan ağaçlar yapraklarını dökmüştü ve kuzeydoğu yönündeki Dededağı bütün haşmeti ile bir kartal gibi bu düzlüğü seyrediyordu. Sürekli buraya gelmek için geç kaldığımızı söylüyordum; çünkü sonbaharın sıcak renklerinin yerini edepsiz bir çıplaklık almıştı.
Bir yılan gibi kıvrılan yoldan Yenikurudere Köyü'ne vardık ve yolun kenarında satış yapan köylülerden bu köyün de Pomak köyü olduğunu öğrendim. Bilmiyordum.
Yükselti azaldıkça bütün sıcaklığı ile sonbahar geri geliyordu. Çam ağaçları yeşil, kiraz ağaçları kırmızıdan kahverengiye, çınarlar yaşlıdan sarıya renk değiştiriyorlardı ve havada bir küf kokusu vardı.
Başka bir pomak köyü olan Kamberler'e gelmeden önce su içmek için durduğumuz çeşmenin başındayken bir grup araç içinde gördüğüm insanların şehrin orta ya da üst gelir grubunun orta yaş üstü insanları olduğunu düşündüm. Köye geldiğimizde yanılmadığımı anladım. Bunlar İzmir çukuruna sıkışmış bir kitlenin haftasonu kaçışı arayan insanlarıydı. Ellerinde dslr denilen drop ya da full frame makinalar vardı. Fotoğrafçının biriyle bisikletten bildiğim bir şeyi paylaştım "en kötü bisikletçiler genelde en iyi bisiklete sahip olmak için uğraşırlar." Fotoğrafçılıkta da bu böyledir, okumayan, gezmeyen sıradan fotoğrafçılar bütün paralarını en iyi objektif ya da makina için harcarlar. Bir de, ben Nikon'cuyum, ben Canon'cuyum geyiği de döndü.
Onlar Nazarköy'e ( İzmir'e yakın nazar boncuğu atölyelerinin olduğu fotoğrafçı cenneti) gitmek için araçlarına binip ayrıldılar. Çoğunluğu, bir grubu, bir insanı ilk defa görmenin suratsızlığını üzerlerinde taşıyorlardı.
Kamberler'den ayrıldığımızda güneş geç öğleden sonrası için alçalmaya başlamıştı. Geçtiğimiz yolun bir noktasında çınar ağacının dalları bir nevi tünel oluşturmuştu ve sarı güneş altında içinizi kıpır kıpır eden bir görüntü oluşturmuştu. Durduk ve aşağıdaki fotoğrafları iPhone ile çektim.
Osmanlar bir kadim yörük köyüdür ve Anadolu'nun birçok köyü gibi bakımsız ve pistir. Önünüzde giden kayıklı motorsikleti ile yeni yetme bir genç bizi de görünce garip bir ara gaz vererek motorsikleti kullanmaya başladı. Gençler izlendiklerini düşündükleri anda cozuturlar.
Çınardibi Köyü'ne geldik ve daha önce yemek yediğim köy lokantasında bulabildiğimiz tek vejetaryen yemek patlıcan yemeği ve pilavdan sonra içtiğimiz çay ve lokantacı ile pomak tarihini konuştuktan sonra ( bu köyde pomak köyüydü ve lokanta işletmecisinin söylediği Bulgaristan'da müslümanlara karşı savaşmak istemedikleri için ve savaş sonrası başlayan öç sürecinde 1870 yılında buraya gelmişlerdi) kiraz ve üzüm kurusu aldık ve ayrıldık.
Dağteke Köyü şifalı suyu ile ünlüdür, sözde böbrek taşlarına iyi geliyormuş. Bu köyle olan ilişkim en eski olandır 2007 yılından beri bisikletim ile iki üç bazen dört beş defa gelirim. Buraya bisikletle ulaşmak gerçek bir meydan okumadır benim için. Suyunu bilmem ama bu sudan yapılan çay gerçekten farklıdır.
Helvacı, Ormanköy, Karakızlar, Karaot, Dağkızılca, Doğancılar, Kırıklar ve Karacaağaç köyleri üzerinden eve geldiğimizde karanlık çökmüştü.
23 Aralık 2016 Cuma
Bir Bisiklet Kazası ve Kayıp Dişimin Peşinde
Düşmüştüm. Sağ ön üst dişimdeki keskin sızıyı hissettim ilk önce. Sert, dayanılmaz bir acı ve dilim dişimdeki kırıklığı, kırıklık nefes alışımda oluşan hava akımının verdiği sızıyı hissetti. Artık ömür boyu taşıyacağım bir kırıklıktı bu. Kırılmıştı. Kırılmıştım.
Nif kış aylarında sırtlarında karda yürüyebileceğiniz, İzmir'in kuzeydoğu yönünde 1450 metre tepeden bakan bir zamanlar dağ kaplanlarının, birçok kurdun kuşun yaşadığı, şimdilerde başıboş atlar, birkaç dağ kuşu ve yaz aylarında Kırıklar Köyü'nde kalmış son birkaç keçi sürüsünden ve dağı bir hastalık gibi kemiren orman işçilerinden başka bir canlı ile karşılaşamayacağınız bir dağdır. Nif'e güney yüzeyinden çıkarsanız Kırıklar Köyü'nden başlayan kızıl çam ormanlarının arasından geçerek 1000 metrelere vardığınızda, önce kokusuyla sonra varlıklarıyla ardıç ağaçları karşılar sizi. Ovacık, Gelin ve Nif dağlarının arasında kalan çayırlı bir düzlüktür ve bu düzlükte serpiştirilmiş olarak başlayan, sonra ormanlaşan karaçamlarla doludur.Bu ormanlarda eski zamanların çan seslerini ve hayvanların ayak seslerini saklayan artık kapanmak üzere olan dağ patikaları zaman zaman karşınıza çıkar. Bazıları halen domuzlar tarafından kullanılan bu patikalar sizi Nif'in su kaynaklarına götürür, bu su kaynaklarının birçoğunun önünde ağaçtan ya da eski varillerden yapılma su yalakları vardır. Nif'e batısından çıkmak isterseniz Kaynaklar Köyü'nden yola çıkmanız gerekir. Nif'e çıkmak için en çok kullanılan da bu rotadır. Kuzeyinden çıkmak isterseniz Kemalpaşa'dan (Eski Nif) yola çıkarsınız. Serttir bu çıkış, yorucudur.
Dudağımda hissettiğim acı, bir pazar günü Buca'da bir hastanede nöbetçi bir doktorun ellerinde sağ üst dış yüzeyinde 3, alt dudağımın iç kısmında 5 dikişe dönüşecekti.
Nif adı, bu topraklara artık adından başka bir şey bırakmadığımız kadim Rum dostlarımızın armağanıdır. Nif Dağı'nın tam karşısında Gelin Dağı vardır. Nif, Rumca gelin demektir.
Bazen yaşadıklarımızı önce kurar sonra yaşarız, buna 'kendini doğrulayan kehanet' denir. İnsan anlamsız yaşayamaz bu yüzden herşeye bir anlamlan yüklemeye çalışır, çünkü hayat absürttür. Absürttür ve absürtlüğü anlamsızlığından gelir. Yaşadığımız, inandığımız herşey bu anlamsızlıktan doğar. İnsan anlamsızlığı anlamlandırmak için yaşar. Bu biraz da insanın doğduğu bir yıldız tozu hikayesidir. Hepimiz yaklaşık 13 milyar yıl önce doğmuş bir yıldız tozuyuz ve hiç kimse zamanın başladığı Büyük Patlama'nın o ilk 3 saniyesinde ne olduğunu bilmiyor. Anlamsızlık.
Yalnızlığı bilmeyen hiç kimse anlamsızlığı anlayamaz. Bu yüzden bütün dinlerde, büyük inanışlarda anlamsızlığı anlamlı hale getirmek isteyen insanın bir inziva, bir çile dönemi vardır, Bu dönem çoğunlukla acı çekerek, kendinle yaptığın, (ego,hormonların, içgüdülerin) acı dolu bir savaştır. Acı insanın olgunlaştırır. Çiğ iken pişirir. Ben şimdiye kadar acı çekmeden olgunlaşan insan görmedim.
Sabah erkenden çıkmıştım yola. Kasım'dı. 23'tü. Pazardı. Bisikletim ve ben tırmanmaya 400 metreden Kırıklar Köyü'nden başlamıştık. Ağaçların arasında dolaşan, adını bir türlü koyamadığım çocukluktan beri bildiğim fısıltıyla gezen kahverengi bir sessizlikti, çam ağaçlarının gövdesine sinmişti, usul ve sessizce beni takip ediyordu. Hissediyordum.
Yaklaşık 15 km tırmanarak ulaşırsınız Nif İn zirvesi üzerinde yer alan yangın kulesinin yanına. Yol taşlık ve bozuktur, iyice yorulan bacaklarınızla bazen dengede kalmak bile büyük marifet ister. Ustalık büyük zorlukları aşmak değil midir ki zaten?
Bir av köpeği, Nif'in güney yüzeyinin tam ortasından geçerek kuzeye doğru kıvrılarak Kaynaklar Köyü'ne doğru yol alırken karşılaştı benimle. Korktu. Korktuğunu görünce üzerine doğru sürdüm. -İnsan böyledir; korktukça siner, korkuttukça aslan kesilir. - Kaçtı. Yoldan çıkabileceği bir patika buluncaya kadar kovaladım onu. İnişe geçmiştim köpeği kaybettiğimde.
Anlamadım.
Neden?
Anlamadım.
Neden ben?
Acaba ne kötülük yaptığımı düşündüm ilk acıdan sonra.
Neden?
Nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Neden ben?
Telefon etmeliydim.
Yanlış girdiğim pin kodu nedeniyle telefonum kilitlendi.
Alt dudağımdaki yarığı önce dilimle hissettim.
Telefonun ekranından baktığımda, aklıma pişmemiş bir köfte geldi, dudağım kırmızı ve kanlıydı.
Ne yapmalıydım?
Bisikletim yerde yatıyordu onun sadece elciği yaralanmıştı, gördüm.
Gidecektim.
Kalktım ve bisiklete bindim biraz sonra Tekçam'ı gördüm. (Yalnızlığın canlı anıtı yaşlı bir çam ağacıdır kendisi, birçok yalnız gibi hikayesini sadece kendisi bilir.)
Onu görür görmez nerede olduğumu anladım. Önünde yıkılmış bina kalıntıları ve ceviz ile söğüt ve çınar ağaçlarının olduğu yangın göletinin orada avcılarla karşılaştım.
"Nasıl kötüyüm değil mi?" dedim.
"-Bir şeyin yok dediler."
Sürdüm. 7 km sonra Kaynaklar Köyü'ndeydim. Hastaneye gitmek için bir şahine bindiğimde bisikletim orada bir köylünün evinde kalacaktı. hastane sonrasında eve geldiğimde evde kimsecikler yoktu.
Nif, dağlarda yürüyüş sevdamın başladığı yerdir benim. Her sevda gibi içinde acı vardır, yalnızlık vardır, anlamsızlık vardır, kendimle olan savaşın başladığı, yenilgiyi, umudu ve umutsuzluğu beni ben yapan acıları tattığım bir an vardır.
Her sevda bir tutku, her tutku bütün acılara, bütün hayal kırıklığına, bütün kötülüklere rağmen bir umuttur. İnsan oradan doğar.
Not: Kazadan birkaç gün sonra kırılan dişimi bulmak için kaza yaptığım yere gittim. Kırılan dişimi aradım. Aslında tam olarak kaza yaptığım yeri bile bulamamıştım. Her parçamızın yolculuğunun son bulacağı yere dişim benden önce gitmişti.
22 Aralık 2016 Perşembe
Hakkari 91 Kışı
Kardı etrafı saran beyazlık.
Aralıksız yağardı.
Bu gözler ki, gördüler, kulaklarım duydu; coşkuyla düşen çığlıklarını ve sessizliğini yolları kesen ölü çığların.
Ve kanı gördüler, beyazla kirlenmiş ihanetin, bir pusunun kanını.
Gece olurdu ve gaz lambasının titrek alevine düşerek ölürdü karanlık. Dilimde Adiloş Bebe'nin Türküsü: " Doğdun, üç gün aç tuttuk..." Bu toprakların yiğit sesi Ahmet Arif.
Beklerdim korkarak, kapıyı çalacak karanlığın ihanetiyle dost, eli silahlı adamları ve sessizce yaklaşan sabahı, sönmüş odun sobasının yanında kıvrımış kirli yatağımda; unutulmuş bir dağ köyünün unutulmuş okul lojmanında.
Dünya çok büyüktü, ben küçük küçücük, korkak, cahil, yalnız, kimsesiz; yorgun tütün tarlalarından taşıdığım gençliğimle bir başıma, masum, kederli... Hakkari dağlarında bir köyde öğretmendim.
Yalnızlık daha bir yalnızdır orada ve dünya kış ortasında bir gezegendir, her yeri kar olan, yarı çıplak ayaklarıyla okula gelen öğrencileri, yoksulluğu ve beni yaşatan bir "soluk mavi nokta".
Ben, çocukluğumun Küçük Prensi ve şapkasında fil yutmuş bir boa yılanı.
Kimse duymazdı. Anlatırdım.
Kimseyi duymazdım. Anlatırlardı.
Kar yağardı, perisi öldürülmüş bembeyaz bir masal diyarının süsü kar yağardı.
91 kışıydı.
Aralıksız yağardı.
Bu gözler ki, gördüler, kulaklarım duydu; coşkuyla düşen çığlıklarını ve sessizliğini yolları kesen ölü çığların.
Ve kanı gördüler, beyazla kirlenmiş ihanetin, bir pusunun kanını.
Gece olurdu ve gaz lambasının titrek alevine düşerek ölürdü karanlık. Dilimde Adiloş Bebe'nin Türküsü: " Doğdun, üç gün aç tuttuk..." Bu toprakların yiğit sesi Ahmet Arif.
Beklerdim korkarak, kapıyı çalacak karanlığın ihanetiyle dost, eli silahlı adamları ve sessizce yaklaşan sabahı, sönmüş odun sobasının yanında kıvrımış kirli yatağımda; unutulmuş bir dağ köyünün unutulmuş okul lojmanında.
Dünya çok büyüktü, ben küçük küçücük, korkak, cahil, yalnız, kimsesiz; yorgun tütün tarlalarından taşıdığım gençliğimle bir başıma, masum, kederli... Hakkari dağlarında bir köyde öğretmendim.
Yalnızlık daha bir yalnızdır orada ve dünya kış ortasında bir gezegendir, her yeri kar olan, yarı çıplak ayaklarıyla okula gelen öğrencileri, yoksulluğu ve beni yaşatan bir "soluk mavi nokta".
Ben, çocukluğumun Küçük Prensi ve şapkasında fil yutmuş bir boa yılanı.
Kimse duymazdı. Anlatırdım.
Kimseyi duymazdım. Anlatırlardı.
Kar yağardı, perisi öldürülmüş bembeyaz bir masal diyarının süsü kar yağardı.
91 kışıydı.
8 Aralık 2016 Perşembe
Kaz Dağları Ultramaratonu
Hep denedin, hep yenildin.Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.
Samuel Beckett
Kötü günler, Temmuz'un 15'inde Erciyes Sky Running Yarışını 60 KM için başlayıp 25'inci km'de bırakmakla başlamıştı...
Kaz Dağları Ultramaratonu için Güre'ye geldiğimizde saat 15:30 sularıydı. Kayıt işlemlerini yapıp yarış brifingini beklemeye başladık. Brifing başladığında anladım ki bu brifing bugüne kadar katıldığım yarış brifinglerinin en samimi olanıydı. Teknik bilgilerin yanında Polat Dede'nin Akdeniz sıcaklığı ve samimiyetini dikkatli bir göz hemen fark ederdi.
Yarışın başlangıç noktası Yeşilyurt Köyü'ne alacakaranlıkta ulaştığımızda saat 7:00'ye yaklaşıyordu. Köy kahvesinde yanan sobanın sıcaklığı ve biz koşucuların kalabalığı kahveyi doldurmuştu ve kahvenin bir köşesinde hayatımın en anlamlı aşkı kitapları görmek çok güzeldi. Dünyayı ve hayatı ve kendinizi olumlu yönde değiştirebilecek en önemli araçlardan birisi de hiç şüphesiz kitaplardır. Bütün insanlık ve uygarlık kitaplardan doğmuştur denilebilir bu yüzden bence ekmekten sonra en kutsal olan kitaplar olmalıdır. Bir insanın kitapla olan ilişkisi onu en iyi tanımlayan özelliktir benim için.
Tek atış bir silah sesiyle ile koşu başladığında herkes yokuşa doğru koşmaya başlamıştı. Hava serin ve karanlıktı, ihtimal bu saatte birçok köylü ve sizler uyuyordunuz. Taş döşeli yollarda çıkan ayak vuruşlarına ve nefes alıp verirken çıkan seslere, bir telaş içindeki koşuculara, sessiz sakin ve bir örtü gibi üzerimizi kaplayan sabahın alaca karanlığı eşlik ediyordu. Kafa lambalarının acımasız huzmeleri bir bıçak gibi bu karanlığı yarıyordu. Bir süre sonra çam ormanlarının arasında toprağın ve ormanın bağrını yaran toprak orman yollarında koşmaya başlamıştık.
Hayatımın en güzel yanı bir orman köyünde doğup büyümüş olmamdır. Ne zaman bir ormana girsem bu ormanda çam ve çürümüş yapraklardan yükselen ve beni bir esrime haline sokan bir koku ile çobanlık yapan , orman işçisi olarak çalışan, çam ağaçlarının dallarında bir sincap gibi gezinen yeni yetme bir çocuk ile karşılaşırım. Onunla acı ve tatlı anılar ile hasbıhal eder, dertleşiriz. Çocukluğuna bir büyük olarak yer açan insanları ve kendimi severim ben.
Bir düzlüğe ulaştığımızda Edremit Körfezi üzerinde siyah bulutların arasında kendine büyük bir yarık bulmuş şafak, ki aynı şafak gülkurusu rengi ile Homeros'un epik destanı İlyada'nın her dizesine sinmiş; aşk, ihanet, kahramanlık, adanmışlık, yenilginin hüznü, kan, göz yaşı ve zafer ile bin yıllar önce Troylular ile tezgiden gemileri ile savaşa gelen Akhalılar ve Troyluların kılıç ve kalkanlarını da aydınlatmıştı, ve o an hayalimde koşucuların ayak sesleri ile bu savaşçıların ayak sesleri birbirine karışıyor, alabildiğince turuncu bir alev kızıllığı ile gülkurusu şafak Edremit Körfezi'nden siyah bulutların arasından sızarak yavaş yavaş yükseliyordu.
Yorgundum ve kaslarım ağrıyordu ama yürüyerek çıktığım yokuştan sonra ne kadar yorgun olsa da koşmayı sevilen bir şiir gibi ezberlemiş bacaklarım durmak istemiyor koşuyordu bu bölüm yaklaşık 10 km kadardı ve önümde giden koşucuları bir bir geçmek 'evet yapabilirsin' duygusunun ve umudun doğmasına neden oluyordu. Asfalt bir yoldan sonra bir gönüllünün yönlendirmesi ile bir zeytin masalı başlıyordu.
Zeytin, kutsal meyve; ekmek kadar, su kadar bizi biz yapan ve uygarlığa katkısı en önemli ağaçtır. O olmasa uygarlık bu topraklarda doğmazdı.
Afyon'da bir öğretmen olarak çalışırken bir yol çalışması sırasında ortaya çıkan Roma mezarlarında bulunan toprak kandil ve göz yaşı şişeleri ile ilgili olarak şunu öğrenmiştim. Bir aydınlatma aracı olan kandillerde afyon yağı kullanılıyordu. Göz yaşı şişeleri ölen kişi için dökülen göz yaşlarını saklıyordu ve ne kadar çok gözyaşı varsa o kişinin günahları o kadar çok affediliyordu ve bu iş için o dönemde para karşılığı ağlayan, ağlama timleri vardı ve bunların gözyaşları bu şişelerde mezara gömülüyordu. Güneşin altında yüzyıllardır çok şey değişmemiş, zenginlik ve güç her zaman günahsız görünmek için iyi bir araç olmuş.
Ida Dağı'nın eteklerini yeşil bir gerdan gibi saran zeytinlikler yüzyıllar boyunca bize kandillerde ışık, yemeklerde tat olmak için vardılar. Işık yoksa uygarlık da yoktur. İnsanın en büyük macerası karanlıkları yok eden ışık için yapılan savaşlardır. Işık bu yüzden kutsaldır. Karanlık lanetlenmiştir.
Önümde koşan genç bir kadın koşucuyu geçtim, sonra o beni geçti, ben onu. Zeytin ağaçlarından kızıl çam ormanlarına girdiğimizde o ve arkadan gelen bir kaç koşucu alıp başını gittiler. bir yokuşta Uğur (Gürses) ve Soner (Kişin) ile karşılaştım. Bir düzlükte karşıdan gelen koşuculardan ve görevliden ilk kontrol noktası Adatepe'ye geldiğimizi öğrenmiştik. Ben çıkarken 35 km koşan eşim köye giriyordu.
Kaz Dağları adı Türkmen boyları için kutsal sayılan kazlardan geliyormuş. Türkler bu topraklara geldiğinde büyük olasılık Rumlarla iç içe yaşamaya başlamışlardı bunu Adatepe Köyü'nün taş binalarında ve yollarında hissetmek mümkün. Bu köy bu güne kadar gördüğüm en derli toplu ve mimari bir karekteri olan köylerden birisiydi. Sonradan öğrendiğime göre bu köyde bir Zeus Altarı hala duruyordu.
Köyün çıkışında tekrar orman yoluna giriyorduk. Yolda Taner Kırbaç ve Mehmet Özel ile bir süre koştuktan sonra ben yavaşladım. Aşil tendonu ve bir halsizlik beni koşturmuyordu. 80 km'yi tamamlama konusunda kararsızlığım artık kendini koşmayacağım 35km'de bırakacağıma dönüşmüştü.
Zeytinlikler arasında geçen yollarda tek başıma yürüyordum artık. Asfalt bir yoldan sonra girdiğimiz toprak yol bizi büyük bir çayın yanına getirdi. Burayı ıslanmadan geçmek istiyordum bu sırada Devlet Pasin ve bir arkadaşı gelip beni de teşvik ederek dereden geçtiler onlar gittikten sonra ben de ayakkabıları çıkarmadan dereden geçecektim. 'Özel mülk giriş 15 tl'dir, üçret peşin alınır' yazılarının olduğu bir kapıdan geçtim. Artık kapalı olan görgüsüzlüğün zirvesi piknik alanını derme çatma beton, iğrenç bir köprü ile geçip, Muhtarın Yeri yazılı başka bir görgüsüzlük abidesi piknik alanını da geçtikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel tek gözlü taş köprüye gelmiştim. Koşunun en önemli anıydı benim için. Gürül gürül akan su sesi ve köprü beni büyülemişti. Durdum ve birkaç fotoğraf çektim. Köprüyle tezat çirkin bir binanın (değirmen) içinden geçerek köprünün üzerine ulaştıktan sonra oradan fotoğraf çeken bir fotoğrafçı ile selamlaştım ve o bölgeden olduğu belli olan amcaya bu çayın yazın da böyle akıp akmadığını sordum. Amca 'bu çay yaz kış böyle akar.' dedi.
Narlı Köyü'ne geldiğimizi bir köylüye köyün adını sorduğumda öğrendim. Kuş bakışı çok yakın görünen köyün adının da Doyran olduğunu gene aynı amcadan öğrendim. Narlı çıkışı eşim beni yakaladı. Onunla koşmaya yürümeye başladık. bir dereden sonra başlayan yokuş eşimin cut of'f'a yakalanmaması için oldukça zorlu geçti. Ne kadar yorgun olsam da yokuşları çıkarken bir sıkıntım yoktu ama Güldan çok yorulmuştu. Doyran'da Erciyes Skyrunning'i düzenleyen Atıl vardı. Onlara 80 km yarışçısı olduğumu ama 35 km'de bırakacağımı söyledim.
Oradan ayrıldıktan sonra artık yürüyorduk. Ben tamamen saldım ama Güldan bırakmamıştı o benden ayrıldı. Onu bir daha bitiş noktasında görecektim.
Altınoluk'a geldiğimizde kitap okuyan bir gönüllü 80 k'cılar bu tarafa diyerek sağı, 35 k'cılar bu tarafa diyerek sol tarafı gösteriyordu. Ben kolay olanı seçtim ve Altınoluk'un arnavut kaldırımı taşı yollarında yürüyerek indim. Bitiş çizgisinde yapay bir coşku beni canlandırmaya yetmedi.
Yenilmiştim.
Samuel Beckett
Foto: Yücel Kalem
Kötü günler, Temmuz'un 15'inde Erciyes Sky Running Yarışını 60 KM için başlayıp 25'inci km'de bırakmakla başlamıştı...
Kaz Dağları Ultramaratonu için Güre'ye geldiğimizde saat 15:30 sularıydı. Kayıt işlemlerini yapıp yarış brifingini beklemeye başladık. Brifing başladığında anladım ki bu brifing bugüne kadar katıldığım yarış brifinglerinin en samimi olanıydı. Teknik bilgilerin yanında Polat Dede'nin Akdeniz sıcaklığı ve samimiyetini dikkatli bir göz hemen fark ederdi.
Yarışın başlangıç noktası Yeşilyurt Köyü'ne alacakaranlıkta ulaştığımızda saat 7:00'ye yaklaşıyordu. Köy kahvesinde yanan sobanın sıcaklığı ve biz koşucuların kalabalığı kahveyi doldurmuştu ve kahvenin bir köşesinde hayatımın en anlamlı aşkı kitapları görmek çok güzeldi. Dünyayı ve hayatı ve kendinizi olumlu yönde değiştirebilecek en önemli araçlardan birisi de hiç şüphesiz kitaplardır. Bütün insanlık ve uygarlık kitaplardan doğmuştur denilebilir bu yüzden bence ekmekten sonra en kutsal olan kitaplar olmalıdır. Bir insanın kitapla olan ilişkisi onu en iyi tanımlayan özelliktir benim için.
Tek atış bir silah sesiyle ile koşu başladığında herkes yokuşa doğru koşmaya başlamıştı. Hava serin ve karanlıktı, ihtimal bu saatte birçok köylü ve sizler uyuyordunuz. Taş döşeli yollarda çıkan ayak vuruşlarına ve nefes alıp verirken çıkan seslere, bir telaş içindeki koşuculara, sessiz sakin ve bir örtü gibi üzerimizi kaplayan sabahın alaca karanlığı eşlik ediyordu. Kafa lambalarının acımasız huzmeleri bir bıçak gibi bu karanlığı yarıyordu. Bir süre sonra çam ormanlarının arasında toprağın ve ormanın bağrını yaran toprak orman yollarında koşmaya başlamıştık.
Hayatımın en güzel yanı bir orman köyünde doğup büyümüş olmamdır. Ne zaman bir ormana girsem bu ormanda çam ve çürümüş yapraklardan yükselen ve beni bir esrime haline sokan bir koku ile çobanlık yapan , orman işçisi olarak çalışan, çam ağaçlarının dallarında bir sincap gibi gezinen yeni yetme bir çocuk ile karşılaşırım. Onunla acı ve tatlı anılar ile hasbıhal eder, dertleşiriz. Çocukluğuna bir büyük olarak yer açan insanları ve kendimi severim ben.
Bir düzlüğe ulaştığımızda Edremit Körfezi üzerinde siyah bulutların arasında kendine büyük bir yarık bulmuş şafak, ki aynı şafak gülkurusu rengi ile Homeros'un epik destanı İlyada'nın her dizesine sinmiş; aşk, ihanet, kahramanlık, adanmışlık, yenilginin hüznü, kan, göz yaşı ve zafer ile bin yıllar önce Troylular ile tezgiden gemileri ile savaşa gelen Akhalılar ve Troyluların kılıç ve kalkanlarını da aydınlatmıştı, ve o an hayalimde koşucuların ayak sesleri ile bu savaşçıların ayak sesleri birbirine karışıyor, alabildiğince turuncu bir alev kızıllığı ile gülkurusu şafak Edremit Körfezi'nden siyah bulutların arasından sızarak yavaş yavaş yükseliyordu.
Yorgundum ve kaslarım ağrıyordu ama yürüyerek çıktığım yokuştan sonra ne kadar yorgun olsa da koşmayı sevilen bir şiir gibi ezberlemiş bacaklarım durmak istemiyor koşuyordu bu bölüm yaklaşık 10 km kadardı ve önümde giden koşucuları bir bir geçmek 'evet yapabilirsin' duygusunun ve umudun doğmasına neden oluyordu. Asfalt bir yoldan sonra bir gönüllünün yönlendirmesi ile bir zeytin masalı başlıyordu.
Zeytin, kutsal meyve; ekmek kadar, su kadar bizi biz yapan ve uygarlığa katkısı en önemli ağaçtır. O olmasa uygarlık bu topraklarda doğmazdı.
Afyon'da bir öğretmen olarak çalışırken bir yol çalışması sırasında ortaya çıkan Roma mezarlarında bulunan toprak kandil ve göz yaşı şişeleri ile ilgili olarak şunu öğrenmiştim. Bir aydınlatma aracı olan kandillerde afyon yağı kullanılıyordu. Göz yaşı şişeleri ölen kişi için dökülen göz yaşlarını saklıyordu ve ne kadar çok gözyaşı varsa o kişinin günahları o kadar çok affediliyordu ve bu iş için o dönemde para karşılığı ağlayan, ağlama timleri vardı ve bunların gözyaşları bu şişelerde mezara gömülüyordu. Güneşin altında yüzyıllardır çok şey değişmemiş, zenginlik ve güç her zaman günahsız görünmek için iyi bir araç olmuş.
Ida Dağı'nın eteklerini yeşil bir gerdan gibi saran zeytinlikler yüzyıllar boyunca bize kandillerde ışık, yemeklerde tat olmak için vardılar. Işık yoksa uygarlık da yoktur. İnsanın en büyük macerası karanlıkları yok eden ışık için yapılan savaşlardır. Işık bu yüzden kutsaldır. Karanlık lanetlenmiştir.
Önümde koşan genç bir kadın koşucuyu geçtim, sonra o beni geçti, ben onu. Zeytin ağaçlarından kızıl çam ormanlarına girdiğimizde o ve arkadan gelen bir kaç koşucu alıp başını gittiler. bir yokuşta Uğur (Gürses) ve Soner (Kişin) ile karşılaştım. Bir düzlükte karşıdan gelen koşuculardan ve görevliden ilk kontrol noktası Adatepe'ye geldiğimizi öğrenmiştik. Ben çıkarken 35 km koşan eşim köye giriyordu.
Kaz Dağları adı Türkmen boyları için kutsal sayılan kazlardan geliyormuş. Türkler bu topraklara geldiğinde büyük olasılık Rumlarla iç içe yaşamaya başlamışlardı bunu Adatepe Köyü'nün taş binalarında ve yollarında hissetmek mümkün. Bu köy bu güne kadar gördüğüm en derli toplu ve mimari bir karekteri olan köylerden birisiydi. Sonradan öğrendiğime göre bu köyde bir Zeus Altarı hala duruyordu.
Köyün çıkışında tekrar orman yoluna giriyorduk. Yolda Taner Kırbaç ve Mehmet Özel ile bir süre koştuktan sonra ben yavaşladım. Aşil tendonu ve bir halsizlik beni koşturmuyordu. 80 km'yi tamamlama konusunda kararsızlığım artık kendini koşmayacağım 35km'de bırakacağıma dönüşmüştü.
Zeytinlikler arasında geçen yollarda tek başıma yürüyordum artık. Asfalt bir yoldan sonra girdiğimiz toprak yol bizi büyük bir çayın yanına getirdi. Burayı ıslanmadan geçmek istiyordum bu sırada Devlet Pasin ve bir arkadaşı gelip beni de teşvik ederek dereden geçtiler onlar gittikten sonra ben de ayakkabıları çıkarmadan dereden geçecektim. 'Özel mülk giriş 15 tl'dir, üçret peşin alınır' yazılarının olduğu bir kapıdan geçtim. Artık kapalı olan görgüsüzlüğün zirvesi piknik alanını derme çatma beton, iğrenç bir köprü ile geçip, Muhtarın Yeri yazılı başka bir görgüsüzlük abidesi piknik alanını da geçtikten sonra hayatımda gördüğüm en güzel tek gözlü taş köprüye gelmiştim. Koşunun en önemli anıydı benim için. Gürül gürül akan su sesi ve köprü beni büyülemişti. Durdum ve birkaç fotoğraf çektim. Köprüyle tezat çirkin bir binanın (değirmen) içinden geçerek köprünün üzerine ulaştıktan sonra oradan fotoğraf çeken bir fotoğrafçı ile selamlaştım ve o bölgeden olduğu belli olan amcaya bu çayın yazın da böyle akıp akmadığını sordum. Amca 'bu çay yaz kış böyle akar.' dedi.
Foto: Yücel Kalem
Narlı Köyü'ne geldiğimizi bir köylüye köyün adını sorduğumda öğrendim. Kuş bakışı çok yakın görünen köyün adının da Doyran olduğunu gene aynı amcadan öğrendim. Narlı çıkışı eşim beni yakaladı. Onunla koşmaya yürümeye başladık. bir dereden sonra başlayan yokuş eşimin cut of'f'a yakalanmaması için oldukça zorlu geçti. Ne kadar yorgun olsam da yokuşları çıkarken bir sıkıntım yoktu ama Güldan çok yorulmuştu. Doyran'da Erciyes Skyrunning'i düzenleyen Atıl vardı. Onlara 80 km yarışçısı olduğumu ama 35 km'de bırakacağımı söyledim.
Oradan ayrıldıktan sonra artık yürüyorduk. Ben tamamen saldım ama Güldan bırakmamıştı o benden ayrıldı. Onu bir daha bitiş noktasında görecektim.
Altınoluk'a geldiğimizde kitap okuyan bir gönüllü 80 k'cılar bu tarafa diyerek sağı, 35 k'cılar bu tarafa diyerek sol tarafı gösteriyordu. Ben kolay olanı seçtim ve Altınoluk'un arnavut kaldırımı taşı yollarında yürüyerek indim. Bitiş çizgisinde yapay bir coşku beni canlandırmaya yetmedi.
Yenilmiştim.
18 Temmuz 2016 Pazartesi
Erciyes Skyrunning Sherlock'a Ağıt ve Bir Yaz Darbesi
Sherlock
Sherlock’a...
Onu yavru bir kediyken, son 10 yıldır hızla değişen
Gaziemir’in, yığma tuğla yöntemi ile yapılmış ve bahçeli tek katlı evlerinin yerini hiçbir estetikten nasip almamış ya da
estetiği estetiksizlik olan, beton yığını, birbirine askeri nizam sıralanmış apartmanların işgal ettiği ve artık sokaklarında insanlardan, bakımsız
sokak hayvanlarından ve ne yapacağını şaşırmış kara karıncalardan başka çok az
canlıya yaşam hakkı tanıyan, ağaçları kesilmiş, toprak ile olan bağı soğuk
sevimsiz asfalt ya da betonla kopartılmış
yürürken bir cezaevi bahçesinde yürüyormuşçasına insanın içini karartan bir
sokağa bırakılan iki çöp konteynırının yanından bulmuş ve onu bir 13 haziran günü alıp
eve getirmiştim. Beyaz tüyleri, sokakta yaşamaktan toprak rengine dönüşmeye başlamış yer yer
vücudunda sarı tüyler olan ve kuyruğu kedilere has desenlerle kaplı, veterinerin
sonradan yaklaşık üç aylık olduğunu
söylediği yavru bir sarmandı. Evde onun yiyebileceği tek şey olan lor peyniri
bir çırpıda yutmuştu, onun için hazırladığımız inşaat kumundan tuvaletine de
ilk tuvaletini yapmış ve sonrasında da zaten hemen oyun oynamaya başlamıştı.
Eğer çok canınız sıkılıyorsa yavru bir kedinin oyunlarını izleyin, size iyi
gelecektir. Adının dişi olduğunu düşünerek
Üzüm koyduk, bu çok fazla uzun sürmedi çünkü veterinere götürdüğümüzde
onun bir erkek kedi olduğunu öğrenince de adının o günlerde izlemekten çok
keyif aldığımız- özellikle eşim- Sherlock dizisinin ana karakteri Sherlock
olmasına karar verdik.
Erciyes Dağı Zirve
Anadolu kıraç bozkırının bağrından gökyüzüne doğru 3900 m
yükselti ile yükselen volkanik Erciyes Dağı ile kardeşimin askerlik yaptığı
zaman onu ziyarete gittiğimde, 1992 yılında tanışmıştım.
Sherlock Mutfakta
Sherlock artık hızla büyüyordu onunla oyun oynamak eşim ve
benim en büyük keyif aldığımız şey halini almıştı. Bir çubuğa bağlanmış
kurdele, lazer, cam misketler, ve eşimin sık sık iş dönüşü aldığı ve
çantasından çıkan çeşit çeşit fareler, plastik toplar onun en büyük
eğlenceleri olacaktı.
Erciyes Dağı
Anadolu bozkırı hep canımı sıkmış, içimi karartmış, bende boğuluyormuşum
hissi uyandırmıştır. Kayseri Havaalanı’na Erciyes Skyrunning Yarışı için indiğimizde
akşam olmasına rağmen hava hala çok sıcaktı. Eşim ben ve İzmir’den iki arkadaş
ile birlikte organizasyonun göndereceği servis aracını beklemektense Erciyes Skyrunning’in gerçekleşeceği Tekir Yaylası’na taksi ile gitmeye karar
verdik. Kalacağımız Mirada Del Lego Oteli’ne girişimizi yaptıktan sonra,
organizasyonun gerçekleştiği alana gidip yarış kitlerimizi alıp biraz makarna
yedikten sonra otelimize döndük. Organizasyon merkezinde ve otelde artık
birçoğunu tanıdığım koşucu arkadaşlar ile selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra
uyumak üzere odamıza çekildik.
Türkiye'de birkaç dağ maratonuna ya da maratona katıldıysanız
seksen milyonluk büyük Türkiye’nin hemen hemen bütün koşucularını tanırsınız.
Çünkü geçekten insanın kendiyle olan en zorlu mental ve fiziksel mücadelesi olan
koşuyu bir avuç insan yapar bu büyük ülkede.
Sherlock
Sherleock hızla büyüyordu ve artık erkek olmuştu. Her
sağlıklı erkek gibi eş arıyor bunu da evimizin çeşitli yerlerine onun için mis
gibi kokan feromenlerini bırakarak ortaya koyuyordu. Eşim onu kısırlaştırmamız gerektiğini
söylüyor ben ise buna kesinlikle karşı çıkıyordum. Bir erkek dayanışması...
Evimize çok nadir giren sirke artık en çok kullandığımız şeylerden biri
olmuştu, Sherlock feromen bırakıyor biz sirke ile bu kokuyu yok etmeye
çalışıyorduk. Açık unuttuğum gardırop onu en çok feromen bırakmayı sevdiği
yerlerden biriydi. Bu yüzden onca yıkanmasına rağmen özellikle spor kıyafetlerim
de bu kokuyu halen hissederim.
Strava kayıtlarıma göre 30 Mayıs’tan başlayarak Erciyes Sky
Running bir gün öncesi de dahil, tam 45 gün hiç aralıksız her gün bisiklet sürerek toplam 3500 km civarı bisiklete binmiştim. Bu
tarihler arası ise sadece 22 km koşmuştum. Koşu ve bisiklet farklı kas grupları
ile yapılan bir spor eğer düzensiz ve büyük zaman aralıkları ile bu iki sporu
yaparsanız birbirine engel olduğunu artık öğrenmiş oluyorum. Çünkü bisiklet
quadsları uzatıp hamstringleri kısaltıyor ya da koşu quadsları kısaltıp
hamstringleri uzatıyor ya da tam tersi... Aynı şey kalflerin başına da geliyor.
Bisiklete başlamamın asıl sebebi aslında koşuda yaşadığım
sağ aşil bağları ile sol kalfteki sorunlardı. Ben bisiklete bindiğimde koşuyu,
koşuya başladığımda bisikleti unutan biriyim.
Bu güne kadar yorgun olmadan başladığım hiçbir yarış olmadı. Bir
arkadaşım, ‘seni bir dinlendirebilsek çok daha iyi olacaksın’ der, ben de her
defasında, ‘ben bisiklete binmeyi ve koşmayı seviyorum’ yarışlarda da derece
yaparsam seviniyor yapamazsam da üzülmüyorum’ derim. Ben koşamayacak ya da
bisiklete binemeyecek kadar ağrım ve acım olmadığı sürece koşmaya ve bisiklete
binmeye devam edeceğim.
Erciyes Dağı'ndan Yapay Göl ve Kayseri
2015 Cumhuriyet Bayramı günü Buca Kaynaklar Köyü'nde bulduğumuz
tüyleri yer yer zifte bulanmış gene bir yavru sarmanı alıp eve getirmiştik.
Veterinere götürdüğümüzde bu ziftleri çıkarmak için veteriner derisinin bir kısmı
tüysüz kalacak şekilde bırakmıştı, eve getirdiğimizde Sherleock bu
yavru kedinin kalan ziftlerini yalayarak çıkarmaya çalışmıştı. Ama artık çok
genç bir erkek olduğu için de onun da bir erkek olduğunu anlamıyor onunla çiftleşmek istiyor ensesinden dişleriyle
tutup arkasına geçiyordu. Kısırlaştırma konusunda eşim galip gelmişti, onu
veterinere bıraktığımda kendimi gerçekten kötü hissetmiştim.
İnsan öyle bir varlık ki her hareketi diğer canlılara zarar
veriyor. Sözde biz bu sokak kedisine iyilik yapıyorduk. Onu operasyon sonrası
almaya gittiğimde daha da çok üzülmüştüm.
Sherlock Doğa Gezisinde
16 Temmuz 2016 sabahı Erciyes Dağı Tekir Yaylası'nda camları kirli ve dış duvarlarındaki kırlangıç yuvalarından uçuşan kırlangıçlarla ve Erciyes'in zirvesinde yer yer kalmış karlarına bakan Mirada otelinin 118 nolu odasında uyandığımda telefonu açtım ve öğretmen olduğum için
MEB’den gelen mesajla darbe olduğunu öğrendim. Gece boyu duyduğum ezan sesleri
şimdi anlam buluyordu. Ben her defasında sabah namazı ezanı sandığım ezan
sesleri meğersem karşı darbe ezanıymış, bu ezan ve tekbirleri halen
anlayamıyorum.
Organizasyonu düzenleyenlerden yarışın yapılacağı bilgisini
aldıktan sonra hazırlıklarımızı yapıp yarışın başlangıç noktasına gittik. Zaten
çok yorgundum bir de bunun üzerine darbe haberleri ben de dahil herkesin
moralini sıfırlamıştı. Bazı arkadaşlar koşmamayı, bazı arkadaşlar 60k’dan 25
k’ya geçmeye karar vermişti ben ise 60k’da başlamaya karar vermiştim. Belki o
gece yarışçılardan tam gece uyuyan sadece eşim ve ben idik. Herkes sabaha kadar
televizyon karşısında kalmış uyuyamamıştı ve birçoğunun aklında ailesi vardı. Benim ise
aklıma ilk gelen eğer Kayseri’de takılıp kalırsak evde yalnız bıraktığımız
kedimiz Watson’ın tek başına ne yapacağıydı.
25K Bitiş Noktası
Yeni misafirimizin adını Sherlock’un yardımcısı olan Watson
ismini vermeye karar verdik. Watson hızla iyileşti. Sherlock operasyon sonrası
etrafa feromen bırakmayı bırakmış bütün işi güçü yemek yemeye dökmüş hızla kilo
alıyordu. Yaklaşık 6.5- 7 kg olmuştu. Watson küçük olmasına rağmen Sherlock’a
yapmadığını bırakmıyordu ama Sherlock çok kızdığında da bir abi olarak patiyi indiriyordu. Ama birbirlerini kovalayarak oynamak en keyif aldıkları işti. Bir de bol bol uyumak...
Sherlock’un en çok sevdiği şeylerden biri sabah
kahvaltısında ya da kışın ben balkonda iken kucağıma oturmak ve benim ayakkabı
kutularını ve diğer kutuları test etmekti. Bazen kendinden çok küçük olan
kutulara giriyordu. Genelde eve geldiğimizde kapının girişinde yer alan
kutusunda uyurken bulurduk onu. Diğer bir özelliği de biz eve geldiğimizde
bizimle ‘naptın oğlum?’ dediğimizde yattığı yerden bize cevap vererek
anlamadığımız bir kedi dili ile gözlerimizin içine bakarak konuşması ve
gözlerini yavaşça kapatmasıydı. Gözleri yavaşça kapatmak kedi dilinde ‘seni
seviyorum’ demektir.
Sherlock
Yarış başlamıştı ben yorgunluğun ve darbe haberlerinin
verdiği bezginlik ile koşmaya başlamıştım. Canım hiç koşmak istemiyordu. Bir
rampa sonrası koşmaya başladım ama quadslarıma giren acı beni koşturmuyordu.
Yürümeye karar verdim. Bizden sonra gelen 25k yarışçılarından Kemal Kukul ve
Aykut Çelikbaş’ı görünce yavaş yavaş yürümeyi 25 k’da yarışan eşimin beni
yakalamasını sonrada beraberce yarışı 25k’da bırakmaya karar vermiştim. Bu ara
İstanbul’dan Harun (Alışır) ve Mehmet (Bilgin) geldiler onları görünce biraz
hareketlendim. Harun, eğer kötüysem eşlik edebileceğini söyledi ama ben
teşekkür ederek ona gitmesini söyledim. Bu ara tekrar 60k’yı bitirebileceğimi
düşündüm. Parkur bu güne kadar koştuğum en kırıcı parkurlardan biriydi ve hava
gerçekten 2000 m.’lerde olmamıza ve sabah olmasına rağmen çok sıcaktı. İlk
kontrol noktasında kola içip bir taç kraker aldım ve yürümeye devam ettim, bu
ara Ceren (Hancıoğlu) beni bir patikada geçti. İlk çobanlarla karşılaştığımız
yerde eşeğine binmiş amcaya darbeyi sordum; ‘Fetocular yapmış’ dedi. Yöresel
bir ağızla hatırlamadığım bir cümle ile memleketimi sordu. Artık iyice
yavaşlamıştım dönüp dönüp geriye bakıyor eşimin gelip gelmediğini kontrol
ediyordum, 25 km’de bırakacaktım çünkü bacaklarım gerçekten gitmiyordu.
Yorgundum. İkinci yörük obasına varmadan önce bir araçla karşılaştım hava iyice
ısınmış ve suyum azalmaya başlamıştı. Eğer Erciyes Dağına gitmeyi
düşünüyorsanız yanınıza ihtiyacınızdan fazla su alın derim çünkü Erciyes Dağı
susuz bir dağ bunu asla unutmayın. İkinci yörük obasından su istemeyi düşündüm
ama sonrasında vazgeçtim çünkü 7 km kadar bir yol kalmıştı. İkinci obadan sonra
başlayan tırmanış bitmek bilmedi. Bu tırmanışta Adana’dan katılan bir koşucuya
ağrı kesici elektrolit ve enerji tableti verdim. Önümde Kaçkarlar’da
tanıştığımızı hatırladığımız ODTÜ’lü Sena yürüyor, oturuyordu. Kalbim çarpıyor
dedi, bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Ben biraz oturacağım dedi sonrasında
Adanalı koşucu ile beraber yürümeye başladılar. Bir düzlüğe gelmiştik ve suyum
bitmişti oradaki bir çoban obasındaki yaşlı çiftten su istedim. Amcaya darbeyi
sorduğumda darbenin Fetocular tarafından yapıldığını ve bastırıldığı söyledi.
Oğlunu Fetullah’ın yurtlarında okutmuştu ama Fettullahçıları öldürmekten
bahsediyordu. Öldürmeyi bu kadar çok neden severler anlamıyorum.

Önde Watson arkada Sherlock
‘Yücel, Sherlock nerde, gördün mü?’ diye eşim sorduğunda, 'görmedim' deyip geçiştirdim. Ama Sherlock, Sherlock...! seslenmelerine cevap
vermiyordu.
Sabahtı.
O gece hava çok sıcak olduğu için eşim de ben de salondaki koltuklarda
yatmıştık çünkü salonda klimamız vardı. Bir ara Sherlock eşimin yanında yatmış sonra da
benim yanıma gelip uzanmıştı. Eşim uyurken onu rahatsız etmemek için çok dikkat
ederdi.
Ben pencerelerden ve balkondan dışarı baktım ama bir şey
göremedim. En sonunda anahtarları alıp asansör ile aşağı indim kapıyı açıp
dışarı çıktığımda sol taraftaki duvarın dibinde bembeyaz bir melek gibi
uzanıyordu. Başında sokakta beslediğimiz iki sokak kedisi onu kokluyordu. Dokundum
vücudu soğuktu ve sertleşmişti, ağzından su akmıştı, hiç kan lekesi yoktu. Balkondan dışarı bakan eşime boğuk bir
sesle ‘Sherlock ölmüş’ diyebildim. Aşağı inen eşim ona dokunarak ağlamaya başladı, ben 'cool' olmaya çalışıyordum ama olmuyordu. ‘Napacağız Yücel? Çöpe atmayalım,
dışarı çok severdi onu doğaya bir yerlere gömelim’ dedi.
Büyük olasılık Watson’la oynarken ondan kaçmak için 6. katta
olan evimizin balkonundan düşerek
ölmüştü.
Eve geldiğimizde dış kapıya bakarak miyavlardı, ya ben ya
eşim onu taşıma sepeti ile dışarı çıkarır ya da kapıyı bilerek açardık o da koşarak
apartman dış kapısına kadar iner orada bize bir iki kıhlar sonra onu kucağımıza
alır asansör içinde korku dolu gözlerle yukarı çıkar eve girince rahatlardı.
Bahar aylarında ise onu doğaya götürür, gezdirirdik.
Bir cuma günü şafak vakti onu alıp Gaziemir’in yakınlarında
ormanlık bir alana gözyaşları içinde gömdük.
Ve bir gün bisiklet sürerken neden Sherlock’a bu kadar çok üzüldüğümün
cevabını buldum. ‘Anlam ve hikayeler...’ İnsan hayat karşısında o kadar korumasız
ki, her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyor, ve bu anlamı gerçekçi hale getirmek
için de onları hikaye, masal, efsane... haline getiriyor. Ölümün kendisi karşılaştığımız
en anlamsız şey ama hayatı anlamlı kılan tek şey de ölüm. Eğer ölüm olmasa
birçok duygumuzu da yitiririz. Duygularımızı yitirdiğimiz an da insan olmaktan
çıkarız.
Sherlock’un ölümünden bir hafta önce gene bir park köşesinde
eşimin bulduğu bir gözü ve burnu akıntıdan tamamen kapanmış yavru bir kediyi eve
getirmişti. Onu en azından iyileşinceye kadar evde bakıp sonra arka bahçede
bakmayı düşünmüştü. Gözünü göz damlası ile açmış burnu da kanlı akıntıdan
kurtulmaya başlamıştı. Gözleri tamamen iyileşince anladık ki bu kedinin gözleri
görmüyor ya da çok az görüyordu. Veteriner gözünün irisinin olmadığını
söylüyor. O bir dişi ve adını Zeytin koyduk.
Hint felsefesinde şöyle bir inanış vardır; ‘bebekler dünyaya
gelmek için anne seçerler.’
Zeytin bizi seçti.
Zeytin'in ilk günleri
Zeytin
25K bitişi bir gölün kenarındaydı. Bizden önce gelen Aykut,
Harun, Mehmet, Ceren ve diğer koşucular bizi alkışladılar. Bıraktım ve eşimi
beklemeye başladım. Her gelene eşimi soruyordum. En son genç biri geldi ona da sordum, 'görmedim' dedi. Koşuyu mutlaka bitireceğini düşündüğüm için beklemeye karar verdim. Bu
sırada Harunlar bir araçla ayrıldılar, biz de Strava'dan tanıştığımız
Kayserili Nurettin Özcan, A. Ziya Mortaş ve Deniz Yusufoğlu ile sohbet ediyorduk. Harunlar geri
dönmüştü ve Harun üzüntüyle bir koşucunun öldüğünü söyledi. Bir süre daha oturduk ama eşim
gelmiyordu. Orada bir görevliye geride bayan bir koşucunun olup olmadığını sordum.
Adını söylediğimde, ‘siz Güldan Abla’nın eşi misiniz? ölen koşucuyu Güldan Abla
bulmuş.’ dedi. ‘Güldan nasıldı?’ dedim. ‘Gayet iyiydi. Gayet sakindi. Savcıyı
bekliyorlardı’ dedi. Sonra telefonun çektiği bir noktadan ona ulaşmaya çalıştım
ama ulaşamıyordum. Organizasyonun aracı ile otele varmadan önce ona
telefonla ulaştım. Kayseri’de olduğunu ve onu bir şekilde otele
ulaştıracaklarını söyledi.
Eşim koşuda en son kişiymiş, ayakkabısına kaçan taşları
temizlemek için durmuş önünde giden birisi olduğunu biliyormuş. Onu bulduğunda yatıyormuş, önce nabzını boynundan kontrol etmiş bir şey anlamadığı için suni teneffüs ve
kalp masajı yapmış, bu arada 14 defa organizasyona ulaşmak için telefon etmiş
ama telefon çalışmıyormuş bir şey olmayınca yakındaki çobanlara seslenmiş onlar
biraz yukarı telefonun çektiği yere ulaşıp 112 ve organizasyonu aramışlar.
40-45 dakika sonra ona ulaşıp merhumu alıp Kayseri’ye götürmüşler. Otopsiyi
yapan doktorun eşime söylediği diğer organlarının sağlam olduğu ama kalbinin bir
damarının yüzde 80 tıkalı olduğuymuş.
Sonradan öğrendiğimiz ölen kişi -çok iyi bir insan olduğunu onun ölümü sonrası Facebook paylaşımlarından anladığımız- Adım Adım için koşan Mustafa
Çağan’mış.
Huzur içinde, mekanı cennet olsun.
Foto: Harun Alışır
Sarıgöl 25k bitiş noktası
Beni en çok etkileyen filmlerden birisi Yönetmen David Fincher’in 1995 yapımı Se7en (Yedi) filmidir. Film yedi günah üzerinden, bize insanın karanlık taraflarını anlatır ve kötülere karşı; (Kevin Spacey, John Doe karekteri) 'Morgan Freeman’in canlandırdığı
Somerset gibi mi, yoksa Brad Pitt’in canlandırdığı Mills karekteri gibi mi
olmalı?' sorusunu sorar.
Filmin final sahnesi insanın hayatta çektiği acıyı (grief)
anlatan en güzel sekanslardan biridir.
Bu ülkede o sekansı o kadar çok görüyoruz ki, ruhumu
kaybetmemek, insanlığa olan büyük umudumu korumak için çok uğraşıyorum.Ve beni sarsan her kötülük ve acı karşısında Somerset ile Mills arasında gidip geliyorum.
Ama ne olursa olsun en zor anlarımda koşarak ya da bisiklete binerek, okuyarak, insanlığın yarattığı büyük değerler ile hayata, bize verilen bu
armağana tutunmaya, onu anlamlı hale getirmeye çalışıyorum.
Seven Filmi Final Sahnesi
Yedi Günah
- Superbia (İng. pride): Kibir, kendini beğenmişlik (Lucifer'e atfedilmiştir)
- Avaritia (İng. greed): Açgözlülük (Mammon'a atfedilmiştir)
- Luxuria (İng. lust): Şehvet düşkünlüğü (Asmodeus'a atfedilmiştir)
- Invidia (İng. envy): Kıskançlık, hasetlik (Leviathan'a atfedilmiştir)
- Gula (İng. gluttony): Oburluk (Beelzebub'a atfedilmiştir)
- Ira (İng. wrath): Öfke, yıkıcılık, gazap etmek (Behemoth'a atfedilmiştir)
- Acedia (İng. sloth): Tembellik, miskinlik (Belphegor'a atfedilmiştir)
Kaynak Vikipedi
RIP Sherlock, seni çok özlüyorum, özlüyoruz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















