28 Ekim 2021 Perşembe

j2m172 ya da Yolculuk

Biyolojik tarihimiz genlerimizde saklıdır.

2003 yılıydı, Amerika'da yaşadığım sırada National Geographic ile IBM'in Genom Project diye bir çalışmasına katılmıştım. Bir hesaba 100 Dolar yatırdıktan sonra size bir kit gönderiyorlardı. Bu kitin içinden çıkan kulak pamuğuna benzeyen bir çubuk ile agız iç dokunuzdan sürterek tükürük ve epitel doku alıyor, bunu bir tüpe yerleştirip verilen adrese gönderiyordunuz. Gönderirken de ülkeniz, doğum yeriniz  ile igili hiçbir bilgi de yazmıyorsunuz. 

Birkaç ay sonra bir kutu ile sonuçlar bana gönderilmişti. Kutunun içinden çıkanlar, projeyi yürüten Spencer Wells'in bir mektubu, baba tarafımın atalarımın göç yollarımı gösteren bir harita ve projeyi anlatan the Journey adlı bir belgesel vardı. 

2021 yılın 53 yaşımda, daha ne kadar yaşayacağımı herkes gibi bilmiyorum ama içimden bir ses ömrümün çoğunu yaşadığımı söylüyor. (İç sesi boşverin, -çoğu zaman zırvalar zaten- istatistiksel olarak ömrümün büyük bölümünü yaşadığım neredeyse kesin. Bir erkek olarak 100 yıl yaşamak zor gözüküyor.) 
Hayata, kendi yağında kavrulan bir köylü ailenin dört çocuğundan üçüncüsü olarak başladım. Çocukluğumla ilgili anımsadığım en belirgin anılar ayaklarımın çok üşümesi, sürekli akan sümük ve onun deriye bulaştığında oluşan derideki gerilme hissi, kış aylarında soğuktan durmadan çatlayan, bu yüzden de acıyan  ve kaplumbağa derisine benzeyen utanç kaynağı ellerim. Çeşmesi sokakta olan bir evde büyüdüm ben, su eve testilerle taşınır, bizim yazlık dediğimiz köy evinin sundurmasına sıralanırdı, bu yüzden  su testisini çok iyi bilirim, onun başlangıçtaki kızılını ve kullanıldıkça beyaza dönen görüntüsünü çok iyi bilirim, kulpundan tutup taşımasını, çok ağırsa omuzda taşınmasını ve ağzından akan suyun boyundan akarken ortaya çıkan ürpertisini çok iyi bilirim.

Benim gibi çoğunlukla kötü deneyimler yaşayan ve berbat bir eğitimden geçenler mutluluğu geç yakalarlar. Hatta bazen yakalamayı bırakın hayatın kötü olduğu üzerinden yaşarlar herşeyi. Ben kırklı diyebileceğim yaşlarda iyi hissetmeyi ve iyi yaşamayı öğrendim diyebilirim. Bunu fark ettiğim günden beri de hiçbir şeyin keyfimi kaçırmasına izin vermiyorum. Ufak tefek gerginliklerim ise insan olmanın bir sonucu olduğunu biliyorum.

Posta ile bir zarf içinde genetik tarihimi gösteren sonuçlar geldiğinde ilk gözüme çarpan atalarımın göç yollarını gösteren okun  Afrika'dan çıkıp bir kolunun doğup büyüdüğüm Ege Bölgesi üzerinden geçip Avrupa'ya uzanmasıydı. Mektupta ise, baba tarafımın atalarının 11 ile 13 bin yıl önce  Anadolu'da ilk tarım yapan insanlar olduğu idi. Genetik akrabalarım ise Türkler, Araplar, Yahudiler, Kürtler, Kuzey Afrikalılar ve Güney Avrupalılar olarak gözüküyordu. Bu projede insanlar hollogruplara ayrılmıştı benim hollogrup kodum ise J2M172 idi. O gün Türklüğün ırk ile ilgili birşey olmadığını öğrendim. 

Bu coğrafyada yaşayan kendinin Türk olduğuna inandırılmış, ya da inan insanların genel adıdır Türk. 
Eğer halen bir ırk olarak Türk olduğunuza inanıyorsanız,  büyük bir yanılgı içindesinizdir. Amerika için ''melting pod'' diye bir kavram vardır, birçok insan ırkının, topluluğunun eriyip kaynaştığını ifade eder. Tarihin belki de en eski ''erime kabı'' Anadolu'dur. Göç yolları göçen göçerlerin ve bitmek bilmeyen savaşların çocuklarıyız hepimiz. İskender'in kurduğu İskenderun'un sadece isminin kaldığını düşünüyorsanız çok naifsiniz. İçimizde ve aramızda İskender'in ordusunun askerlerinin çocukları yaşıyor, Arap istilacıların, Romalı askerlerin, Likyalıların, Lidyalıların, Friglerin, Ermeni ve Rumların genlerini taşıyanlar aramızda dolaşıyor. 

Halen saf bir ırkın ahvadı olduğunuzu düşünüyorsanız gerçekten safsınız. Ben uzun süreden beri kendimi bir ırk üzerinden değil, kültür üzerinden tanımlamak ve gerçekleştirmek için uğraşıyorum. Doğduğumuz coğrafyanın benim seçimim olmadığının bilinci ile yapıyorum bunu ve üst kimlik olarak da Türk, Kürt, Çingen, Ermeni, Arap... olmak yerine, insan olmaya çalışıyorum.






12 Mart 2019 Salı

KITAP ÖZGÜRLÜKTÜR

In Libris Libartas
Bir çocuk kitabı ve okumanın benim hayatını nasıl değiştirdiğini yazacağım.
Kitap okumayı sevmek, hayatımı pozitif yönde etkileyen en önemli enstrüman.
Yarım yamalak aldığım resmi eğitimimin en büyük tamamlayıcısı.
Washington, DC'de yaşarken evimizin hemen yakınında bulunan Starbucks'ta bir sepete bırakılmıştı. Aldım. Sonra orada edindiğim bütün kitaplarımla birlikte 2005 yılında Türkiye'ye geldi. 2006 yılında okumaya karar verdim ama elimde serinin dördüncü kitabı vardı. İlk üçünü Türkçe okudum. Sonra Starbucks'tan aldığım dördüncü kitabı ve diğerlerinin İngilizcesini okudum.
Her yetişkin ara sıra bir çocuk kitabı okumalı. Okumalı çünkü büyüdükçe unuttuğumuz çocukluğumuza bizi çocuk kitapları taşıyabilir.
Talihsiz Serüvenler Dizisi Limony Snicket'in 13 kitaptan oluşan bir çocuk kitabıdır. (13 sayısı da talihsiz bir sayıdır, İsa peygamber 12 havarisi ile yediği son yemekten sonra ihanete uğrar, havarilerinden biri onu gammazlamıştır. ) Violet, Klaus ve Sunny zengin bir ailenin üç çocuğudur Ve bir gün sahilde oynarlarken anne ve babalarının evlerini de yok eden bir yangında öldükleri haberini alırlar. Velayetlerini onların mal varlığını ele geçirmek isteyen kötü karekter Kont Olaf adında biri almak istemektedir. On üç kitap boyunca her defasında kötü Kont Olaf'ı bir şekilde alt eder bu üç kardeş. Sunny önde iki dişi olan en küçük kardeş, Klaus ortanca ve Violet en büyük abladır. Sorunları çözme yöntemi ise Violet'in bilim sevgisi ve Klaus'un okuma aşkıdır.
Kitabın kısaca mesajı; hayatta başımıza kötü şeyler gelebilir ama bilimsel düşünerek ve okuyarak bütün problemleri aşabilirsiniz. İşte bu mesaj benim bütün sorunlara yaklaşımımı temelden değiştirdi; sorunlara karşı okuyarak ve bilimsel düşünerek çözümler üretmeye çalış!
Geçen gün yeni tanıştığım bir arkadaşımın kız çocuğuna önerdim bu kitabı Ve kütüphaneden dördüncü kitabı çıkardım. O zaman gördüm aşağıdaki fotoğraftaki "in libris libartas" Latince "kitap özgürlüktür" demek.
Dünyayı, insanları ve kendimizi pozitif yönde değiştiren en önemli enstrüman kitaplardır.
In libris libartas!
Okursanız!

FACEBOOK YAZISI

Burada birkaç defa yazdım, ünlü spor markası Asics bir kısaltmadır. Anima Sano In Corpore Sano Latin deyişinin ilk harfleridir. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur demektir. 
Birkaç yıl önce gittiğim Roma'dan bu deyişin Mens Sano in Corpore Sano olarak kare bir taşa yazılmış versiyonunu bu şehri ve ziyareti hatırlatması için almıştım. 
Bu arada Asics'in bir spor markası olarak ortaya çıkış hikayesinde bu markanın Japon yaratıcısının Ikinci Dünya Savaşı sonrası Japon halkının özellikle de gençlerinin psikolojik travmayı atlaması için sporu yüceltme, onu bir terapi enstrümanı olarak kullanma çabasını da görürsünüz.
Egitimli insan kimdir?
Eğitim bizde eğmek kökünden gelir ve orada da kalır, biz çocukları eğerek bükerek beyinlerini bir sürü zırva ile doldururuz. Bizim en iyi yaptığımız iş çocukları bir sürü zırva bilgi ile yamultmaktır.
Ben eğitimin İngilizce education sözcüğünün kökü Latince "educare" anlamının gerçek bir eğitim olduğunu düşünüyorum; anlamı "içeriden dışarıya çıkarmak"'tır.
Iyi bir eğitim dil ile başlar biz bu konuda da çok beceriksiziz, örneğin yabancı bir dili doğru dürüst öğretemiyoruz çünkü Türkçeyi bilmiyor, sadece konuşuyoruz. Özensizlik her yere sirayet etmiştir. Çalıştığım okulun öğretmenleri arasında bir WhatsApp grubumuz var, Türkçe'nin yazım kurallarına kimsenin dikkat ettiğini görmedim, örneğin "yücel beyde gelcek" gibi özensiz yazmaları sık sık görüyorum. (Buradaki yazım yanlışını bulacak Türkçe öğretmeni olmayan öğretmen de çok fazla değildir.)
Bir dilin gramerini bilmiyorsanız o dili bilmiyorsunuzdur. Ikinci aşama belagat yani retoriktir. Güzel konuşma sanatı. Artık kitap okumak, sohbet etmek azaldığı için bunun farkında da değiliz. Adım gibi eminim bu koskoca ülkede Türkçeyi ona yakışan aksanı ve vurgusu ile konuşabilen insan sayısı binlerle sınırlıdır. Çünkü dili tamir eden yazma kültürü de hiç yoktur bizde..
Aslında eğitimin çocuğun "tabula rasa"* olduğunu düşünerek ondan bir sanat eseri çıkarmak olduğunu birçoğumuz bilmediği için bu "tabula rasa"yı karalama tahtasına çeviriyoruz. Hepimiz de bu karalamanın izlerini ömür boyu taşıyoruz.
Acı.
* Boş levha

BİR BİSİKLET YOLCULUĞU

İyi ki bisikletim var.
Bisiklet iki devirli demek. 
Bisiklet bedensel sınırlarımı zorladığım tek araç. Bir şey çok kolaysa sıkıcıdır, çok zorsa can sıkıcıdır. Bisiklet benim için kolay değil ama zor da değil.
Bisikleti çok seviyorum onun yüzünden çektiğim bütün acılara rağmen çok seviyorum. Aramızda bir aşk ilişkisi var; her aşk biraz böyle değil midir? Zaman zaman acı verir ama sonuçta mutluluğa da götürür sizi. 
Bisiklette aklıma gelen zırvalara bazen kahkahayla gülerim. Bugün de geldiler ama bazıları burada yazılamayacak kadar uçuk zırvalar. Bazıları yazılacak kadar.
Tüprag altın madeni Kanada ortaklı bir girişim. Bildiğim endüstriyel her faaliyet çevresel etkileri olan bir etkinliktir. Tüprag altın madenine girerken aklıma gelen zırvalardan biri bu bölgenin Kanada, yakınındaki Efemçukuru köyünün Türkiye olduğu metaforuydu. Yolun asfalt kalitesi ve sinyalizasyon işaretleme sistemi tam bir gelişmişlik modeli. Bugün inerken ışıklı hız göstergesinde Garmin ile aynı hızı gördüm. Bir de bu yolda bizim jip dediğimiz SUV'lerden (spor utilized vehicle, spor amaçlı araç) bolca görürsünüz yanda Efemçukuru köylüleri ya yarım kasa Ford ya da Reno ile görürsünüz.
Aklıma gelen diğer zırva orta sınıfın demokrasilerdeki rolü üzerineydi. Orta sınıf dünyada her zaman popülasyonun en kalabalık kesimidir ve onlar ne derse o olur. Türkiye'de ve dünyada orta sınıf biraz hödüktür. Eğitimsizdir, sanattan pek anlamaz, okumaz, okuyana, küpe takana, saçı uzun olana, kendinden farklı olana kıl kapar, bunlar yoksa kendine kıl kapacak bir şey mutlaka bulur, düşmansız yapamaz. Onlar sandıkta ne derse o olur. Trump'a oy verir. O yüzden ben politikacı olsam ayağıma kurşun sıkar bu orta sınıfı adam etmeye çalışırdım. Şansımı denerdim olur mu olur, ama benim görmem zor olurdu. Japonya'da bir adanın maymunları patatesi yıkamış da yemiş sonra diğer adalardakilerde aynısını yapmış. (Gülme efekti)
Diğer bir zırvada Antik Akdeniz kültürünü Mısır Ve Yunan'ı öğrenmeden adam olunamayacağını düşündüm tabi rönesans İtalya'sını da eklemek lazım.
Kask kafamı sıktığından olsa baya zırvalamışım.
Fotoğraflarda Tübrag altın kuralları vardı çekerken fark etmedim bir kuş Ve uçak kadraja girmiş. Altın renkli amblemde gerçek altın mı kullandılar diye de düşünmedim değil. Arap misali altın bol olunca sürer bunlar... Bu arada evrenin en değerli madeni gerçekten altındır. Oluşması için gereken enerjiyi anlamanız çok zor güneş önce patlayacak sonra içine çökecek atomlar öyle çok sıkışacak ki altın oluşsun.
Diğer fotoğraftaki kaskın içinde neyin kafasını yaşadığını sorgulayan bir ben. Aynaya bakarsanız arkadan yamuk gözüktüğümü anlarsınız.
Bisiklet olmasaydı hangi sosyal ortamlara dalacaktım kim bilir?
Benden bu kadar.



28 Ocak 2019 Pazartesi

Sisu

İzmir'de uzun süredir hiç bu kadar çok yağmur yağmamıştı. Gök delinmiş gibi durmadan yağdı. Etkilerini bugün bisiklet sürerken gördüm, yol kenarında oluşmuş minik dereler, yamaçlarda şelalecikler ve kulaklarımda her yönden gelen su sesleri...

Yol bisikletimle dışarı çıktım, artık kurumuş olduğunu düşündüğüm asfalt yolda bir sürüş yapmaktı amacın. Menderes'i geçip sağa Dereköy kavşağından döndüğümde karşıda Teke Dağı'nın sis altında olduğunu gördüm. Siyah ve gri bulutlar hızla kuzeye doğru yol alıyordu. Çatalca yol ayrımına geldiğimde aklıma o an beni baştan çıkaran sisu sözcüğü geldi, bir de 10 km hiç durmadan süren Efemçukuru tırmanışı. 

Her metresini bildiğim bir tırmanış yolu. Açtığım bütün segmentlere Hobbit ve Star Wars'tan isimler verdiğim Strava'ya göre 86 tırmanış yaptığım ve her sürüşümde yoruldukça ana avrat küfretiğim bir  tırmanış yolu. Bu yolun bana öğrettiği bir şey var; hayatınızda bir zorluk ile test edilmemişseniz, olgunlaşmaz, oto kontrolü öğrenemezsiniz. Bu yolun yazı sıcaktan, kışı soğuktan çekilmezdir, bir de buna yer yer yüzde 10'a varan eğim eklenince tam bir challenge (meydan okuma) olur bu yol. Bir de challenge renklendirmek için büyük aynakol dişlisi (52 dişli) ve büyük ruble dişlisi (28 dişli ) ile çıktığım olur. Bazen de tırmanışın başladığı yer Çatalca Köyü'nden Efemçukuru yol ayrımına kadar ayakta durarak, oturmadan sürmeye çalışırım bisikletimi. 

Aklımda Sisu... Sisu ile koşucu Anna Frost sayesinde tanıştım. (Nasıl bir sisugirl yetiştirirsiniz? https://www.youtube.com/watch?v=a4PUl-HZvf8) Kendisi bir Sisu Girl'dür. We Are Sisu mottosu ile sadece kadınların başarı hikayeleri olan bir internet sayfası. (https://sisugirls.org/) Sisu Fince cesur kararlı ve dayanıklılığı anlatan bir sözcükmüş. Anlamlı bir hayata sizi bu üç sözcük kadar ne hazırlayabilir ki; cesur, kararlı ve dayanıklı... (Daha önce Facebook'ta tanıttığım Angela Duckworth'un Azim kitabında da geçen bir sözcük Sisu.) 

Yalnızken tehlikeler ile sınanmak bende odaklanma etkisi yaratıyor, bu yüzden yalnız yaptığım dağ yürüyüşlerini ve bisiklet sürüşlerini çok severim. Yalnızken başınıza gelecek kötü bir olay ölümcül olabilir.  Bunu bilen beynim en küçük "bunun sonu  kötü olabilir "- bunlar küçük bir taş, kaygan bir zemin, yanınızdan hızla geçen bir araç, başıboş bir köpek olabilir... olasılığını değerlendirir. Bunu yaparken de vücuda adrenalin pompalar. 
Bugünkü sürüşümün Efemçukuru ile Kavacık yol ayrımı zirve geçişi yağmur altındaydı. Solda uzaklarda Urla daha da uzakta Karaburun Yarımadası, arkamda Sisam Adası. Altımdaki bisiklet incecik (700/25 )bir yol lastiği olan yarış bisikletimdi.  Bu kısmın keyifli olduğunu iniş sırasında yolun daha da ıslak hale gelmesi  fark ettim. Yağmur kesilmiş ama yerler ıslaktı ve yol kenarından akan sular yollarının tıkanması sonucunda zaman zaman asfaltı keserek karşı tarafa geçen su akıntıları oluşturuyordu. Ayaklarım çok üşümüştü. Bacağımda kazadan kalan bir ağrı da vardı. Ama odaklanmam en üst düzeyde sürüşümü geçekleştiriyordum. Kavacık Tırazlı arasındaki dik eğimler iniş için oldukça dikkat gerektiriyordu. Bu yoldakien yavaş sürüşlerimden birini gerçekleştiriyordum. İşte tam o anda fark ettim İzmir Körfez'inin üzerinden yükselen yarım gökkuşağını, içim büyük bir sevinç ile dolmuştu. Gökuşağını görüp de sevinmeyen kaç kişi vardır ki?

Durdum.

Fotoğraf için kırmızı arabanın viraja girmesini bekledim. 

Telefonumun fotoğraf çekmek için ekranında ortaya çıkan içi dolu gri renkli daireye dokundum.

Yerler yağmurdan, bedenim terden ıslanmıştı. 

Soğuktu. 


25 Aralık 2018 Salı

Başka Tanrının Kız Çocukları

İlk defa, okuduğum bir kitapta karşılaşmıştım bu gerçekle. Yazarın bir numara koyduğu hayat ile ilgili gerçeklerden birisiydi: "Dünya adaletsiz bir yerdir." 

O gündür bu gündür beni bir zombiye çevirdiğini düşünsem de, biliyorum ki dünya adaletsiz bir yer. Bütün iyimserliklerimin, insanlığa olan inancımın Polyanacılık oyunu olduğunu biliyorum. Bunlardan daha iyi bildiğim birşey var Polyanacılığın bütün negatif anlamına rağmen ya da John Lennon'un Imagine şarkısında söylediği gibi kendimi bir hayalperest olarak görsem de, bir hayalperest olmaya, çekilen bunca acının boşa gittiğini söyleyen kötümser Yücel'e rağmen dünyanın daha yaşanılır bir yer olması için elimden gelenin kendimce en iyisini yapmaya, bir sincap gibi yaşamaya ve hayata tutunmaya devam edeceğim. Delirmeyeceğim. 

Elif'in iki anlamı vardır. Birincisi Arapça'da A harfidir, ikincisi ise ördeğin suda yüzerken bıraktığı izdir. Her söylendiğinde bir esinti gibi gelir kulağıma ve  ince tiz bir ses kulağımı okşar. Severim, en çok sevdiğim kız çocuğu isimlerinden birisidir. 

Okula ilk geldiğim gün sınıfa girdiğimde inci gibi dişlerinin süslediği gülüşüyle  tanıdım ben onu. En arkada bir erkek çocuğu ile oturuyor, kendi aralarında konuşuyorlar kıs kıs gülüyorlardı. Solaktı. Esmerdi. Kara kaşlıydı. Güzeldi. Bir kız çocuğuydu. 
Önce annesinden öğrendim hikayesini. Annesinin kendi hikayesi de hiç bir kız çocuğunun yaşamasını istemeyeceğimiz bir hikayeydi. Artık sırlarıyla birlikte yok olmuş bir hikaye. Sonu üçüncü sayfa haberlerinde biten bir hikaye. Bu kısmı aslında beni pek de ilgilendirmiyor. Benim yazmak istediğim Elif'in annesini sonsuzluğa uğurladıktan sonra çektiği acının hikayesi. Sınıfımda bir köşede  çalınmış bir çocukluğun her gün bomboş gözlerle bakan ve benimle hiç konuşmadan gözünden süzülen yaşlarla için için ağlayan 7 yaşındaki bir kız çocuğunun bana anlattıklarının acısı. Biliyorum onun acısını hiçbir şey ama hiçbir şey dindirmeyecek ve inci  dişlerinin neşe dolu gülüşü asla geri gelmeyecek. 

Büyüklerin karmakarışık, rezil dünyasının bütün acılarını çocukların çekmesi   haksızlıkların ve dünyanın adaletsizliğinin en büyüğü benim için. 

Tesnim 

12 yaşında bir Suriyeli kız çocuğu. 3. Sınıfa kayıtlı ama okuma yazma bilmediği için yarım gün sınıfıma geliyor. İlk geldiği gün sormuştum. Bilmiyordum. "Baba" dedim. "Nerde?" dedim. Kırık bir Türkçeyle "O öldü." dedi. Ağlamaya başladı.  O gün anladım,  Suriye'nin kurtlar sofrasının acısıydı sınıfımda yaşadığım. Diri diri öz çocuklarını; oğul ve kızlarını yedikleri bir kurtlar sofrası.
Bir süredir Tesnim ve Elif'i yan yana oturtuyorum. Bilirim acıyı en çok aynı  acıyı çeken bilir.Tesnim'den  Elif'e yardımcı olmasını istiyorum. "Bak o da babasını kaybetmiş." diyorum. "Elif'im" diyorum, "sana senden çok yardım etmek istiyorum ama bir şey yapamam." "Çok zor biliyorum ama buna alışmak zorundasın." Yapabildiğim tek şey onu rahatsız etmeden ona sarılmak. "Ancak derslerine çalışırsan unutursun diyorum." Ama hafızası silinmiş bir zombi gibi. Düzelecek biliyorum sadece zamana ihtiyacı var. 

Tesnim bir gün bir resimle geldi. 




"Ya bu dünya başka bir dünyanın  cehennemiyse?" diye okumuştum. Çocuklara cehennem ettiğimiz bir hayat. Büyüklerin yarattığı bir çocuk cehennemi. 

Oysa bütün inanışlarda çocuklar melek değil midir?

22 Aralık 2018 Cumartesi

Hayatı Yakala ya da Dark Sarcasm



Dark sarcasm'ı tam karşılamasa da Türkçe kara mizahdır. Sarcasm ince alay ya da iğneleyici söz olarak çevrilebilir. Bu toprakların değişmezlerinden olan; şiş kebab gibi, iskender gibi, baklava gibi ulusal bir simge olabilecek kara mizah, hayatımızın değişmez bir mizanseni olarak her an, her yerde karşımıza çıkabilir. Çini protesto etmek için koreli dövmek... (Çekik gözlüyse Çinlidir amk çocukları...)  Amerika'yı protesto için Iphone kırmak ya da dolar yakmak, bunlardan bazıları. Dark sarcasmı Googlelar iken bulduğum başka bir örnek de şöyle diyordu: "Evren,  nötron, proton, elektron  ve moronlardan oluşur." Diğeri ise, "Zombiler beyin yer, korkma güvendesin."

Bir şeyi anlamak istiyorsak rasyonalize etmemiz gerekir ama sevmek istiyorsak, dramatize ve romantize etmek her zaman işe yarar, bir de tam ayarında uygun müziği fon olarak dayarsanız gözyaşı garantidir. Duyguları harekete geçmiş bir insan inanan insandır. İnanan insana istediğiniz herşeyi yaptırabilirsiniz. Rasyonel akıl biraz batı kültürünün buluşudur. İrrasyonel akıl dediğimiz şey ise inancın. İnançlar ise doğuya gittikçe güç bulurlar kendine. Bu yüzden bir ideolji, inanç uğruna kendini intihar bombacısı olarak yok eden insan tipine batıda pek raslanmaz ama doğu toplumlarında bolca karşılaşırsınız.

Bugün bisikletimle tin tin giderken Yeniköy çıkışı bana göre yolun sol tarafında ekmek, turşu, pekmez, köy yumurtası satan teyzenin tezgahını süsleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Hayatı Yakala yazısını görünce aklıma gelen ilk şey dark sarcasmdı. Soğuktan sıkı sıkı giyinmiş teyze hayatı kendi üretimi ufak tefek şeyleri satarak yakalamaya çalışıyordu. Kolay para kazanan ya da baba parası ile zengin olan insanların söylemidir "hayatı yakalamak." Tuzu kuruların kitabında yeri vardır. Emeği ile zar zor geçinen hiç kimseden duyabileceğiniz bir söz değildir, hayatı yakalamak. Onların kitabında Allah bereket versin, inşallah gibi söylemlerle daha çok rastlarsınız.

Dönüş yolunda durarak fotoğrafını izin alarak çektim. Sonra kocası ile de sohbet ettim. Arabasıyla bir amca durdu, ekmek aldı onunla "yörük müsünüz?" muhabbeti yaptım. Sıradışı bir şekilde çok düzgün Türkçe konuşuyordu. Tire'nin Alaylı Köyü'ndenmiş. Dedesi bir kız peşinden Giresun'dan gelmiş Emiroğulları'ndanmış. Bütün bunları da plakasında 35 BEY ... üzerinden öğrendim. Çünkü "bey misiniz?" diye sordum.Onun için yüz lira ekstra para verdiğini söyledi önce... Ecevit şapkasından ve konuşmalarından dünya görüşünü de anlamıştım. Hayatı yakaladığını düşündüm hepimiz gibi o da kendince  haklıydı.

Hayatın nasıl yakalanacağını kimsenin bildiğini sanmıyorum hepimiz meşrebimizce en doğru yaşayanın kendimiz olduğunu düşünüyoruz. Yakaladığımız balığın en güzeli olduğuna inanmak gibi bir şey bu.






Kuzey yarımkürenin en uzun gecesinin ertesi gününde puslu bir İzmir havası vardı. Dağların yeşili bu sisle biraz griye çalıyordu. Güneş en uzun geceden yorgun ışığını ve ısısını bütün canlılardan saklıyor gibiydi. Hayat akıp gidiyordu. Birçoğumuz yaşadığımız traji komik dark sarcasm dolu hayatlarla onu yakalamaya çalışıyoruz...

Oysa hayat ile ilgili öğrenmemiz gereken şey, hayatı yakalamanın imkansızlığıdır. Hayat sadece yaşanır, çoğunlukla da acı ile sınanarak yaşarız onu.  Hayat yaşadıklarımızın bizde bıraktığı derin izlerdir. İçinde çoğumuzun fark etmediği kara mizah dolu derin izler.








15 Aralık 2018 Cumartesi

Yaratıcılık Stres Yönetimi ve Bad Education

Bilgi             Deneyim

Bir yazıya bir resim ile başlamak sözcüklerin büyüsünü bir anlığa resme aktarmaktır, ama asıl büyü bu bilgiyi (resmi) beynimizin ana dilimize dönüştürüp anlamamızda gizlidir. Göz sadece çok kompleks bir organımızdır ama asıl gören beynimizdir. Bu aslında beş duyu organımız için de geçerlidir; burun kokuyu, deri dokunmayı, kulak duymayı, dil tatmayı bilmez. Bütün duyu  organlarımız bu bilgiyi beynimize iletir, talamus filtereler (sadece koku talamusa uğramaz) duygularımızın da kaynağı limbik sistemde yorumlayıp, bize bilgi vererek bütün sistemi böbreküstü bezlerinden kanımıza nörotransmitter (hormonlar) pompalayarak uyarır. Bu sırada kanımıza akan nörotransmitter kokteylinin yapısına göre  sakin ol, savaş ya da kaç (fight or flight) ya da terle, ürper, hoşlan, şoka gir, bayıl... durumuna sokarak bizi hayatta kalmaya tutar.
Yukarıda anlattığım yapı bütün canlılarda, canlılığın bir ön koşulu olarak değişik düzeylerde olmak zorundadır. Bunu evinizdeki sizi fark eden küçük bir örümceği gözlemleyerek de anlayabilirsiniz.
Bunların dışında pek bilinmeyen bir de varoluş duyumuz vardır. Bu biraz dron çekimi ile bir görüntüyü algılama gibi bilinç ile uzay boşlukta fiziksel ve ruhsal varlığımızı algılamak ile ilgilidir.

İyi bir eğitim anne ile başlar. Uzun süre beynimizin ve bedenimizin olgunlaşması için onun korumasına ve beslemesine ihtiyaç duyarız. Hayata iyi bir başlangıç eğitimli bir anne ile başlar. İyi bir anne duygusal  kontrolü olan  ve istikrarlı bir duygu durumu olan annedir.
İyi bir eğitim bize bilgi kazandırır. Bilgi güçtür diye bir söz vardır. Bilgi güç ise, tecrübe süper güçtür. İlkel  toplumlarda yaşlılara duyulan saygının en büyük nedenlerinden biride budur. Zayıf bir bünyede süper güç, tecrübe taşırlar. 
Bizim eğitim sistemimizde en iyi yaptığımız şeylerden biridir. Çocuklara bir sürü bilgi yükleriz ama onlara bu bilgiler arasında bağlantı kurabilecek deneyimi onlara yaşatmayız. Dondurmanın nasıl yapıldığını, içeriğini en ince ayrıntılarını onlara öğretiriz ama asla dondurmayı tatma fırsatı vermeyiz.


 Bilgi             Deneyim         Yaratıcılık

Mihaly Csikszentmihalyi'yi Türkçe'ye çevrilen tek kitabı Akış ile tanımanızı isterim. Eğer hayatınızda boşluklar olduğunuzu düşünüyorsanız bu boşlukları dolduracak doğru bir enstrüman seçmek için bu kitap iyi bir başvuru kitabı olabilir. Mihaly Csikszentmihalyi'nin ne yazık ki Türkçe'ye çevrilmeyen bir başka kitabı da Creativity'dir. (Yaratıcılık) Kitap alanında en iyi yüzlerce sanatçı, şair, bilim insanı ile yapılan görüşmeler ve yazarın bu konudaki araştırmalarından ortaya çıkmış bir başucu kitabıdır.  Bu kitapta İtalyan ressam Giorgio Vassari'nin nasıl çok iyi bir ressam olduğunu öğrenmiştim. Çok küçük yaşta çizdiği mükemmel çemberleri fark eden bir ressamın himayesinde Floransa'da nasıl büyük bir ressama dönüştüğü yaratıcılığın kaynakları üzerinden anlatılıyordu.

Yaratıcılığın en önemli enstrümanı iyi bir eğitimdir, bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri de budur. Bizim iyi eğitim algımızda çocuğun algılamdığı bir çok şeyi beyinlerine tıkıştırmaktır. Onlara hiçbir zaman deneyim yaşamasına izin vermeyiz. Konserve kutusu olmayan okul sayımız o kadar az ki, çarpık kentleşmenin vurduğu en önemli yapılar okullarımız. Eller yaratıcılığın en önemli uzantısıdır ve çocukların elleri ile birşeyler yaratabileceği bir kum havuzu bile olmayan okullarda eğitim veriyoruz. Tırmanabilecekleri bütün metaryelleri ellerinden aldık. Onların güvenle tırmanabileceği oyun oynayabileceği yerler artık sadece AVM'lerde var. Acı.

Stres yaratıcılığın itici güçlerinden biridir. Stres kortizol hormonunun (nörotransmitter) hayatın keyif hormonları oksitosin, dopamin, serotonin hormonlarının baskılanması sonucunda ortaya çıkar. Oysa canlılık hayatta kalmak üzerine kodlanmıştır. Kortizolun esiri olmuş bir beden, aşırı yorgunluk, mide ekşimesi, yüksek tansiyon... ile test edilir eğer oksitosin dopamin ve serotonin devreye girmezse acı çekersiniz acı kronikse de ölürsünüz. Birşey başarmak dopamin salgısına neden olur bu ödül hormonu diğer hormonları da harekete geçirerek sizi mutlu eder. Dokunmak oksitosini devreye sokar, merhamet hormonudur, sadece dokunarak insanları mutlu edebilirsiniz. Duş aldığınızda kendimizi iyi hissetmenin bir sebebi de suyun bizde uyandırdığı dokunma hissidir.

Stres bireyseldir, araba kullanmak bazıları için stres kaynağı iken bazıları için bir keyif aracına dönüşebilir. Sters yönetimi ancak sakin kalmayı öğrenirseniz ortaya çıkar. Yoganın bu kadar popüler olmasının en büyük nedeni size sakin kalmayı vaad etmesidir. Politikadan ve  politikacılardan bunu çok iyi biliyoruz vaad her zaman alıcı bulur.




Hayat bir dengede kalabilme sanatıdır. siz istesenizde istemesenizde bedenimiz ve beynimiz bunun için çaresizce çırpınır durur. İyi bir hayat için, yaratıcılık ve mutluluk için, bedeninizi duygularınızı ve beyninizi dengede tuttabilmek için, iyi bir eğitim en iyi araçtır. Eğitimin en güzel yanı ise her an; yine, yeni, yeniden başlayabilen bir paradoks taşımasıdır.

Başlıkta yer alan Bad Education bir film ismidir, hayatımızı yaşanmaz kılan da genelde resmi okul hayatımızda ve sonrasında okullarda sadece ders olduğu için pek ciddiye almadığımız hayat bilgisi  dersinin hayattaki kötü versiyonu eğitimimizdir. 

Bir kitabında "Okulda size öğretilmeyen tek şeyin hayatın okulda öğrenilemeyeceğidir." demişti Haruki Murakami.










4 Aralık 2018 Salı

Marshmelow Testi Yoksulluk ve Eğitim


Marshmelow testini kendini geliştirmek isteyen birçok insan bilir, bilmiyorsanız şimdi öğreneceksiniz.
Bir odaya yalnız başına alınan çocuklar, üzerinde marshmelow olan bir masanın önüne oturtulurlar. Bir süre beklerlerse ikinci bir şekeri kazanacaklardır.
Bu çocuklar uzun süre izlenirler bu test sonucunda bekleyenler hayatta daha başarılı olacaklardır. Kısacası otokontrol başarıda ve iyi bir hayat yaşamada çok önemlidir.
Geçen bu deneyin yoksul aile çocuklarında daha az başarılı olduğunu okudum. Kaynakları sınırlı olan ailelerde yetişen çocuklar, acele etmezse kaynağı başkasına kaptıracağını öğrenir.
Yoksulluğun hem toplumsal hem bireysel anlamda telafisi olmayan biyolojik ve psikolojik yaralar açtığını artık öğrenmiş durumdayım.
Yoksul bir ailede ya da ülkede dünyaya geldiyseniz hayata yenik başlıyorsunuz demektir, (Finlandiya'da doğduysanız durum başka) bu açığı kapatmak için bir ömür yetmez.
Dün bir etkinlik için gittiğim İzmir Çiçekli Köy Bahçeşehir Koleji'ni gezerken şunu fark ettim, benim öğretmenliğini yaptığım öğrencilerin birçoğu (belki burslular okuyacak ama onları da orada o zengin çocukların arasında hergün karşılaşacağı çelişkilerle okutmak ne kadar doğrudur tartışılır) böyle bir okulda okuyamayacak. Fen ve teknoloji lisesi bölümünde hani devlet okullarında pek göremeyeceğimiz, üç boyutlu yazıcıları kullanarak protez kol yapılan bir bölüm vardı. Yüzme havuzu, spor kompleksleri, müzik ve resim atölyelerinden...söz etmeyeceğim. (Ettim ) Ormanın içinde beyni oksijen komasına sokacak bir konumu vardı.
Eğer aylık geliriniz on bin liranın altında olan ve çocuk yapmayı düşünen yeni evliler iseniz ya da ikincisi ya da üçüncüsünü düşünen çiftlerdenseniz; yapmayın, yazıktır.
Yaptınız, olmaz, o çocuklar marshmelow testini geçemezler, otokontrolü, uzun vadede plan yaparak yaşamayı öğrenemezler. Sadece bir çoğumuz gibi günü kurtaran sabiler olarak yaşarlar. Çoğunlukla da mutsuz olurlar.

Read Write Think Dream and Break the Rules

Read, write, think, dream sözcüklerini  ilk defa konunun beyin olduğu bir programda duymuştum; oku yaz düşün ve hayal et. 
Bir kütüphanenin girişinde yazıyormuş.
Genelde bunun tam tersi ile karşılaşırız. Örneğin, hayal gücünün bilgiden güçlü olduğuna vurgu yapar Einstein. 
Nasıl inançların kutsal mekanları, camiler kiliseler havralar... ise bilginin kutsal mekanları kütüphanelerdir. 
Kütüphanelerin de tozlu raflarında uyandırılmayı bekleyen ve insanoğlunun bulduğu en sihirli kodlar  harfler ile sözcüklere, cümlelere dönüşmüş düşünceler, hayallerin saklı olduğu kitaplardır kutsal olan.

İnsanlık için, herşey yazı ile başlar diyebiliriz. Yazı öncesi atalarımız bir hayvan gibi yaşıyorlardı. Mağara kovuklarında başlayan ilk çizme çalışmaları bin yıllar sonra yazıya dönüşebildi. yazının ilk örnekleri Sümer'de ortaya çıkar, Doğu'da ise Çin'dir ilk ortaya çıktıkları yer. En eski yazı örnekleri  dört ile beş bin yıl öncesine tarihlenir. Çin'de daha da eskiye dayandığı söylenir. Modern insanın ataları Afrika'dan kırk ile altmış bin yıl önce dünyaya yayılmaya başlarlar. Yerleşik yaşam izleri on ile on üç bin yıl öncesine dayanır. Yazı bu altmış bin  yıllık birikimin bir ürünüdür.  Son beş bin yılı insanlık açısından düşününce yazının gelişimi nasıl hızlandırdığı çok basit bir matematik hesabıyla ortaya çıkar. Ki uzun yıllar yazı sadece çok küçük bir azınlığın ayrıcalığı olarak kalmıştır. Düşünce kendini somutlaştırsan bir araç bulmuştur. Artık uygarlık diyebileceğimiz bir dönem başlar. Önceleri ezberlenerek saklanan bilgi somut bir araç bulmuştur. Bilgi artık yaşlıların ve hafızların tekelinden tabletlere geçmiştir. 

"Yeterince tekrar edilen yalanlar gerçek olur" sözü Hitler'e atfedilir. Aslında bu hayatın birçok alanında geçerlidir. Yeterince tekrar edildiği için doğru kabul ettiğimiz bir sürü zırva ile yaşıyoruz. Çoğunlukla da bu zırvaları sorgusuz kabul ediyoruz. 

İnsan bir varlık olarak evrim sürecinde vahşi doğada hayatta kalabilmesi için  işbirliği içinde olmak zorundaydı. Güçlü pençeleri,  kaçabileceği ya da avını yakalayabileceği hızlı hareket eden bacakları yoktu. Yavrusu uzun süre bakım istiyordu. Beraber yaşamak işbirliği yapmak bizi sosyal varlıklar haline getirdi. İşte böyle bir ortamda sürüden ayrılanı kurtlar kaptığı için toplumun genel inanışlarına kurallarına karşı gelmek ölüm demekti. Bu toplumları tutuculaştıran en önemli unsurdur. Bunu en güzel anlatan Aristo'nun Mağara Alegorisidir. Uzun süre sırtı ışığa dönük bir mağaraya zincirli yaşayan insanlardan birisi dışarı çıkıp geri dönerek ışığı anlattığında mağaradakiler asla ona inanmayacaktır. Yeterince tekrer eden zırvalar gerçeğiniz olmuştur. Bu yüzden on yıldır televizyon izlemiyorum. Televizyon, içinde yaşadığınız mağaradır ve metoforik olarak ışık önden gelir.
Hayatta kalmamızı sağlayan toplumsallaşma bir süre sonra  bizi köleleştirmeye başlayacaktır. 

Düşüncenin hammaddesi bilgidir, bilginin de iki türü vardır; köleleştiren bilgi ya da  özgürleştirsen. Toplu olarak okunan bilgiler sizi köleleştirilir, genelde bir doğmanın ya da inancın ürünüdür ( Kitapları bedavaya dağıtılır ya da sponsoru çoktur) Bizi özgürleştirsen özgür irademiz ile seçeceğimiz ( Ne kadar özgür irademiz vardır? Ayrı bir yazı konusu, kısaca pek yoktur) çoklu seçenekler arasından seçeceğimiz kitaplardır. Özgürlük düşündüklerinizin tam tersini söyleyen kitaplardan geçer. 
Hayal kurmanın hammaddesi düşündüklerimizde saklıdır. 
İnsan hayalle yaşar. Martin Luther King'in "I have a dream..." (bir rüyam var...) diye başlayan Amerikan tarihinde dönüm noktası olacak ve Amerikan siyahi hareketin şiarı olmuş Washington, DC'de bir milyon insana seslendiği bir konuşması vardır. Martin Luther King "I have a plan..." (Bir planım var..) deseydi kitleler üzerinde bu kadar etkili olur muydu? 



Gerçeğe giden yolda kitaplar kadar beni zenginleştiren hiçbir enstrüman görmedim. Hayal kurmaya Tommiks Teksaslarla başladım ben. Okudukça öğrendim, öğrendikçe tanıdım kendimi, insanları ve dünyayı...




Yukarıdaki fotoğraf University of Colifornia San Diago'nun kütüphanesinin ana giriş kapısı bütün renklerin kaynağı sarı mavi ve yeşil ile renklendirilmiş ve üzerinde OKU YAZ DÜŞÜN HAYAL KUR yazıyor. Düşüncelerde bilginin renkleri gibidir, birbirine karıştıkça daha renklenirler.

"I have dream..." 
Benim de bir rüyam var! 
Bir gün bu ülkenin de aydınlık geleceğini kuracak olan gençlerimizin,bu bilinçle içine girdikleri özgür düşüncenin, gelişmenin mabedi özgür üniversitelerinin kütüphanelerinde beyin patlatmaları... 

Kuralları bilemezseniz asla onları kıramazsınız. Bilmediğiniz kurallar yönetir sizi.

READ WRITE THINK DREAM ve kuralları kırmaya hazırlan.