17 Haziran 2018 Pazar

Bir metafordan yola çıkmak

Kafamda bir sürü metafor dolanıp duruyor. İnsanlar metaforu sever çünkü insan beyni somut şeyleri soyut şeylerden daha hızlı algılar bünün üzerine gerçeğin bükülerek rasyonalize edildiği hikaye anlama ve anlatma eklenince gerçekliği olmayan birçok mite inanmaya başlar. Bu inanç bize güvenli bölge sağlar bir nevi çölden kaçışın güvenli vahasında  yaşamaya başlarız.

Aslında anlatmak istediğim metafor bir ırmak hikayesi idi. Bir dere olarak cılız sularla başlayan bir ırmak hikayesi. Dağ dere tepe gezmişliğim, baharda karın şıpır şıpır erimesi  de dahil bir ip gibi akan su damlalarının sızışını, akışını görmüşlüğüm çoktur benim. Metaforumuzda bu hayatın başlangıcıdır. Önce küçük dereler oluşur sonra küçük çaylar bunlar ırmak olup ummana erişmeye çalışırlar. En çılgın dönemleri dağlardan çılgınca akışlarıdır gençliğimize benzerler sonra ovaya kavuşurlar hayatımızın büyük bölümü bu mendereslere benzer kıvrım kıvrım, zaman zaman daha önce geçtiği noktaya yaklaşır, sessiz sakin gözükür ama bir akış vardır dipten dipten ilerleyen, deryaya ulaşmadan önce dinginleşir yorulmuştur.

Sonra deniz olur. Deniz oluruz. Deniz ölümün adıdır bir ırmak için.

Küçük Menderes ırmağı Selçuk Pamucak Sahili'nde kavuşur denizine. Yolunuz Selçuk'tan Özdere'ye doğru giden yoldan geçerse Kuşadası Selçuk yol ayrımından 2-3 km sonra geçeceğiniz köprünün üzerinde durun ve koskoca Küçük Menderes Havzası'nı bize armağan eden, kadim zamanların New York liman kenti Efes şehrini taşıdığı alüvyonlarla denizden koparan Küçük Menderes nehrinin kimyasal köpükleri ve pis bir koku  ile simsiyah akan suyuna bakın. Kirli bir ölümdür, denize kavuşmadan onu öldürdüğümüz bir ölüm.

Metaforları severim ben. Bu ülke insanının meziyetlerini anlata anlata bitiremediğimiz,  bizden başka herkesi eleştirdiğimiz akıl dışı bir eğitimden geçtik hepimiz ve Küçük Menderes gibi kirlendiğimizi ve koktuğumuzu söyleyenleri hep düşman kabul ettik. Bir menderes akışında yavaş yavaş kirlendiğimizi anlayamadık.

Başlangıç

Hayatın küçük paradoksal halkaların oluşturduğu büyük paradoksal halkaların birleşmesinden oluşan bir yolculuk içinde olduğunu , paradoksların da bir genetik şifresi bu genetik şifrenin zamanla mutasyona uğradığını ve paradoksal hayatlarımızı biçimlendirdiğini düşünüyorum.

Pisa Kulesi metaforunu çok seviyorum. Hayata başlangıcınız, yetiştiğiniz ülke sizin kaderinizi de belirliyor. Pisa yanlış bir zemin üzerine kurulduğu fark edildiğinde iş işten geçmiş binanın büyük kısmı tamamlanmıştır bu yüzden her yeni kat yapılırken sütunların boyutları  değiştirilerek dik durması sağlanılmaya çalışılmış zemin sağlam olmadığı için de yük arttıkça eğilme artmış tekrar düzeltilme yapılmış ve en sonunda muhteşem bir eser meydana gelmiş ama onu gören her insanda da onun eğikliğinin verdiği rahatsızlık duygusu ortaya çıkmıştır.

İnsan da biraz bunun gibidir doğduğu kültürü değiştiremez bu yüzden de bu ülkenin en eğitimli insanında bile dışardan bakıldığında bakanı rahatsız eden bir Pisa Kulesi eğikliği vardır. Kişi kendini dışardan pek nesnel olarak göremeyeceği için de bundan bihaber mutlu mesut yaşar. Bu eğikliği gören dış gözleri düşman bellemek özsaygıyı katılaştırarak kendi içine kapatır. Kendi içinde yaşamaya başlayan birey -toplum- bir süre sonra kendini tanrılaştırır ve kutsar.

İnsan davranışını belirleyen paradigmaların bir çoğu; açlık, üreme ve güvenlik ihtiyaçlarından ortaya çıkar. Bunları eksiksiz  sağlayan toplumların, gelişmiş üst insanın uğraşı olan dünyayı değiştirme, sanat, yaşamın gizemini çözme, bilim gibi uğraşları olur.

Başlangıçta yazdığım paradoksal yapı bizim seçimimiz değildir. Orada ortaya çıkmışızdır. Bizim seçimimiz olmayan bu paradoksu fark etmek paradoksun doğası gereği çok zordur ama değiştirilemez değildir.

Kelebek etkisi diye bir önerme var. Öğrenmek lazım.

Emo

Çok garip bir şekilde karşılaştığım bir sözcük "emo". İngilizce emotional sözcüğünden elde edilmiş. Türkçe karşılığı metal dinleyen kendine zarar veren kişi. İngilizce  tanımı ise bu sözcüğün bende oluşturduğu izlenimin bire bir karşılığını veriyor: an individual  or group of people associated with the subculture and listen hardcore punk rock. ( alt kültürle ilişkili ve punk rock dinleyen kişi ya da grup)
Duygularımızı beynimizin yönettiği hormon dediğimiz kimyasal kokteyllerinin kanımıza karışım oranları belirler. Beynimizi yönetme olasılığımız duygularınızı yönetme olasılığından daha yüksektir. Bu iki ayrı karekter iki ayrı yönetici gibi davranırlar ama ikisini uyum içinde çalışmasını sağlamak da olasıdır. Bunun için kişinin önce duygusal stabileteyi sağlayabileceği enstrümanlara ve iyi bir eğitim ile   (formal ya da resmî (oficial) eğitim olmasına gerek yok) farkındalık geliştirmesi gerekir.

Emo'nun  bizdeki karşılığı Müslüm Baba hayranları olabilir. Duygularını yönetemeyen bu yüzden de altkültür enstrümanlarıyla kendine ve çevresine zarar veren bir tip ile karşılaşırız. (Gerçi emo bunun farkında değildir)

Hayat tatlı yönlerinden daha çok acı tarafları ve acımasızlıkları ile hayatımızı biçimlendirir. Bütün güzel anlar kısa, acılar uzun sürelidir. (Orgazm anı ile bacağınızın kırığının ya da bir yaranızın iyileşmesini düşünün) Güzel haber, herşey geçicidir.

Hayata nasıl ve nerede başladığımız bizim seçimimiz değildir. Onun bize hazırladığı planları  asla yaşamadan  bilemeyeceğiz. Ama hayatımız onun bize yaptıkları karşısında verdiğimiz tepkilerle biçimlenir. Doğru tepkileri vermek hayatın doğası ve insanın egosu yüzünden her zaman mümkün değildir.

Farkındalık geliştirmek öğrenilebilir, bu da bizi bir emo olmaktan koruyabilir. Belki böylece duygularınız sizi değil, duygularınızı siz yönetirsiniz.

Sıkılmak

Güncel ve popüler olan eğlencelidir oysa gerçek değişim sıkıcı olandır. Belki bu gerçeği fark eden yatırımcı genius Elon Musk "Boring Company "  diye bir şirket kurmuştur.
Bu arada neden Amerika gibi ülkelerde yaratıcılığa dayalı sıfırdan milyarder ( dolar cinsi milyarder) olan insan sayısı bizim gibi süslü ifade "gelişmekte olan ülkelerden" pek çıkmaz. Çünkü yaratıcılığa giden düşünce algoritmalarına eğitim sistemlerinde yer yoktur. İnanç cahillerin düşünce algoritmasıdır, bilgiye pek ihtiyaç duymaz. İnanç insanı tutuculaştırır, bilmek özgürleştirir.

Güncelliğin ve popüler olmanın eğlenceli sularından, gerçeğin ve öğrenmenin sıkıcı sularına geçmediğiniz sürece eğlence ve popüler olan bir süre sonra sıkıcı olmaya başlayacaktır. Gerçek eğlence ve mutluluk sıkıcılığın bir ürünüdür.

Bol sıkıntılı haftalar.

Maymun görür maymun yapar

Doğrunun iki keskin yüzü vardır; birincisi sizin baktığınız açıdan, diğeri sizin öteki dediğiniz kişi tarafından bakılan açıdan gözükür. Mutlak doğru beynimizin kusurlu evrimi ve aldığımız eğitim yüzünden asla olmayacaktır. Bir de buna yaşadığınız toplumun gizli dili,  iletişim aracı varoluş- güvenlik parametreleri eklenir ve bir süre sonra gözünüzün içine batan gerçeği görmemeyi tercih edersiniz. Bununla ilgili çok güzel bir algı yanılsaması deneyi vardır; siyah ve beyaz karelerden oluşan bir şekilde çizgiler kırık görürsünüz. ( Bir örneğini yazının sonuna ekledim)

Monkey see, monley do. ( maymun görür, maymun yapar) dün akşam bir film izlerken duyduğum bu deyimi Googleladığımda Wikipedia çıktı ama malum nedenden erişemedim ama  VPN sağolsun. (Yasakların rasyonel ve uygulanabilir olması beklenir yoksa yasak yasak değildir, uyanık olan zaten bir yolunu bulacaktır, akıldışı yasaklarla sadece aptalları daha da aptallaştırırsınız, bu da bir bumerang etkisi yapar ve toplumca hep aynı yerde sayarsınız, bilginin önemini sayıklamanız ona erişim yollarını tıkadığınızda   Bir anlam ifade etmeyecektir, bu yediğiniz yemeğin çok güzel olduğunu anlatmanıza ama o yemeği başkalarına asla tattırmamanıza benzer) Deyim 1920'lerde Amerika'da ortaya çıkmış, kökeni de Afrika halk hikayelerine dayanıyormuş. Nirvana'nın da stay away adlı bir şarkısın da bu deyim kullanılmış. ( bana çok gürültülü geldi meraklısına https://youtu.be/3YtH2rjrfaI ) "Monkey see, monkey do." Deyişinin anlamı da; birşeyi anlamadan yapmak olarak belirtiliyordu.

Bir grup içinde her zaman birileri birilerinin  birşeyi yapmasını bekler. Bu ilk hareketi yapanın güvende olduğunu anlayan grubun diğer üyeleri aynısını tekrar eder. Düşünmek doğası gereği çok karmaşık parametrelere dayanır, uzun zaman gerektirir çünkü evrimin en son çıktısıdır. Avcı toplayıcı atalarınızın "monkey see, monkey do" davranışında bulunmaları hayatta kalması için bir avantaj sağlamıştır, çünkü bir kaplan gruba yaklaşırken onun hangi açı ile gruba yaklaştığını hesaplamak grup üyelerine hiçbir avantaj sağlamayacaktır. Oysa çağımızın karmaşık ekonomik,sosyal, kültürel dünyasında düşünmek çoğunlukla büyük bir avantaj sağlayacaktır. Düşünmenin en büyük enstrümanı ise bilgidir.

Nerde kalmıştık?
Konuyla pek ilgili değil ama Dolar'ın 5 lirayı görmesi yakındır.

Öğreninceye kadar taklit et

"Fake it until you make it!"
"Yapıncaya kadar taklit et!"

Campagnolo bisikletlerdeki çoklu vites sistemini bulan İtalyan bisiklet üreticisidir. Aynı zamanlarda da Shimano çok az kimsenin bildiği Japon bisiklet  malzemelerini üreten bir  firmadır. Campangolo'nun çoklu vites fikrini taklit ederek üretmeye başlar, günümüzde Campangolo'yu sadece bisiklet sporu İle ilgilenen insanlar bilir ama Shimano neredeyse bir tekel durumundadır. Birçok insan ismini duymuştur.

Öğrenme taklit etmek ile ilgili bir durumdur. Bir öğretmen olarak bilirim; öğrencilerine ne kadar iyi taklit etmeyi öğretirseniz o kadar iyi öğretirsiniz.

Bir yetişkin olarak halen bu mottoyu kullanırım. "Öğreninceye kadar taklit et!"

Başlangıçta etkili olan bu kavram eğer orijinal olma kaygısı İle bütünleşmesse ölümcüldür. Kendinizi bulmak öğrendikten sonra orijinal olma kaygısından gelişir.

Bir dişçide öğrendiğim diğer bir söz beni hep ikilemde bırakmıştır. "İyinin düşmanı mükemmeldir." İyi olmak risk almamayı gerektirir oysa mükemmel olmak risk almayı ve onu yönetebilmekle ilgilidir. Burada seçim yapmak size kalmıştır, taklit ederek iyi olursunuz, risk alarak ve onu yöneterek mükemmel.

Ben kontrolüm altında olan, yapabileceğim işlerde mükemmel olmak istiyorum. Bu konudaki en büyük handikabım ise yetersiz aldığım temel eğitimim.

İyi bir eğitim olanakları sizi mükemmelleştirir. Çünkü iyi bir eğitim taklit aşamasını kısa tutar.

Ötekiler

Bu sabah bisiklet ile Gaziemir Torbalı çift şerit bölünmüş yolunda karşılaştığım yolun karşı tarafına geçmeye çalışan, yolun üçte birini yarılamış ihtimal benimle yaşıt bir kaplumbağayı bir poşete koyarak yaklaşık bir km bir yolculuktan sonra güvenli bir yere bıraktım.

Dün ise gene Urla Çamlı'da bisiklet sürerken yolu gene ortalamış bir bukalemunu gelen aracı yavaşlatarak güvenle karşıya geçmesini bekledim. Her ne kadar hayvanlığını yapıp, kabarıp tıslayarak beni korkutmaya çalışsa da içimi tarifsiz bir huzur kapladı.

Polonyalı psikolog Kazimierz Dabrowski ikinci dünya savaşı sırasında toplama kamplarıyla ilgili birçok insanın duyarsızlığına karşı bazı insanların duyarlılığını anlatmak için ortaya koyduğu "aşırı hassasiyet " ile ilgili belirlediği beş özellik vardır. Bu genelde üstün yeteneklilere atfedilir. Bu çocukların ve insanların tipik özellikleri onları sağlıklı toplumlarda lider haline getirir , bizim gibi hasta toplumlarda ise çoğunlukla içe dönük insan tipine dönüşürler.

Neyse bütün bu girizgah iki yıl önce hayvanların insan ve onun yarattığı teknoloji yüzünden çektiği acılarının çoğu zaman da ölümlerinin bende yarattığı duygular üzerine yazdığım bir yazıyı paylaşmak için.
K
İnsan birey ya da bir sürü olarak diğer canlılara verdiği zulmü sürdürdüğü sürece kendi de huzur bulamayacak.

Ve yazı.

Bu sabah 6:06 ile 9:30 arasında bisiklet sürerken, -ezilmiş olarak-önce bir kedi sonrasında bir kirpi, bir kuş, bir keler, bir yılan, bir tarla faresi, yoldan geçmeye çalışan bir kaplumbağa, sonra tekrar bir kirpi ve en sonunda da bir sincap ölüsü gördüm.

Gördüğüm ölü hayvan sayısı canlı olanlardan daha fazlaydı.

Ben bu yazıyı yazdığım anda da binlerce, tavuk, ördek, kaz, koyun-kuzu, keçi-oğlak, domuz, inek-dana... gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümü ve kan kokusuyla katledilecek ve insan denen varlığı obezleştirerek, onları kalp, kanser, kolestrol vb. hastası yapacak ve bu hastalıklarla mücadele için insanlar milyon dolarlar harcayacak  ve bunların bireyde yarattığı strese dayalı öfke hali ile yaşamaya ve hayatı kendilerine ve öbür canlılara zindan etmeye devam edecek.

Pardon?

Biri "insanlık" mı dedi?

Garip bir varlık olarak insan

Gerçek, uydurmadan (Fiction -uydurmaca-İgilizce'de roman, hikaye türünün genel adıdır) daha gariptir, uydurmaca olasılıklara dayanmak zorundadır; gerçek değil.
Mark Twain

Truth is stranger than fiction, but it is because Fiction is obliged to stick to possibilities; Truth isn't.
Mark Twain

Roald Dahl'ın Going Solo ( Tek Başına) adında otobiyografik bir kitabı vardır. Bütün hikayelerinde olduğu gibi bu yaşam öyküsü de ilginç, garip olaylarla doludur. Bu güne kadar okuduğum en ilginç olay bu otobiyografik kitapta geçer.

Bir gemi yolculuğu sırasında her akşam barda içerlerken adamlardan biri sürekli omuzumdaki kepekleri şikayet ederek elinin tersiyle süpürmektedir. Roald Dahl bu adamla aynı kamarada kaldıklarını fark eder ve bir gün adamın kel olduğunu ve bara gitmeden önce peruk taktığını ve ceketinin omuzlarına kepek görüntüsü vermesi için bir toz serptiğini görür.

İnsan garip bir varlıktır "olmaz olmaz deme, herşey olur" cümlesini hayata geçirmek için elinden gelen herşeyi yapar.

İnsan irrasyonel bir varlıktır da, öğrendiğim onu en irrasyonel hale getiren şey ise sindiremediği, fark etmediği aşağılık kompleksleridir. Boku ile kavga etme alışkanlığı diyebileceğimiz aşağılık kompleksi, bokun yediklerimizden artakalan görevini yapmış bir atık olduğu gerçeğini anlamamak ve onunla neden koktuğu, rengi, kıvamı, şekli konusunda kavgaya tutuşmaktır.

Aşağılık kompleksinin en büyük kaynağı ezik geçirilmiş çocukluk ve yaşanmamış hayatlardır.

Carl Jung " insan anlamsızlığa tahammül edemez" der.
(Man cannot stand a meaningless life." Carl Jung)
Anlam değişmez bir realite değildir; dünya, hayat olduğu gibi değil, olduğumuz gibidir, onu olduğu gibi değil olduğumuz gibi algılarız.

Çocukluğumuz bu anlam arayışında bize en çok yön veren dönemdir.
Çocukluğumuzla bokumuzla olduğu gibi kavga etmeden onu doğru ve yanlışları ile anlamak anlam arayışımıza olumlu bir katkı sağlayacaktır. İngilizce bir kalıp olarak "let it go" (bırak gitsin) diye bir cümle vardır. Kontrol edemediğimiz herşeye bu gözle bakmalıyız, onları bizim tutasağımız , bir süre sonra da bizim onların tutsağı olmamıza izin vermemeliyiz.

Gerçekliğin garip dünyasına hoş geldiniz.

Carl jung ile bitirelim. Başkalarında bizi rahatsız eden herşey bizi kendimizi anlamamıza götürebilir.

“Everything that irritates us about others can lead us to an understanding of ourselves.”

Kimlik Bizim Domatizimiz ve Burla Eskiden Hep Dutluktu



Yaz aylarında sabahları güneş doğmadan hemen önce bisikletimle yollarda olurum. Güneşin yakıcı etkisinden kaçmak ve sabah serinliğinin - hava ne kadar sıcak olursa olsun - tenimi okşayan ürpertisini sevdiğim için yaparım bunu. Bu saatlerde yollar genelde boş olur. Kuyruklarında kumu üst katlara atan bir araç ile inşaat işçilerinin yarı açık minübüsleri, çöpçüler, pinekleyen yolcu minibüsleri, hurda toplamaya giden bir deri bir kemik atların çektiği lastik tekerli at arabaları ile çingeneler ve geceden kalma yerle yeksan bir bıçak yarası gibi canımı yakan kaplumbağa, kirpi, sansar, fare ve en çok da kedi ölüleri olur yollarda. Güneşin çok uzaklardaki Mahmut Dağı'nın arkasından yavaş yavaş yükseldiğini, bazen de Adnan Menderes Havalimanı'na inmek için alçalan ya da yeni havalanan uçakları Kısıkköy'e yaklaşırken birden keskinleşen viraja girmeden önce görürüm.

Bisiklete binerken ve koşarken kendimle içsel bir konuşma da başlar. Bir çeşit rüyadır; yaşadıklarımla hesaplaştığım, insanı ve kendimi anlamaya çalıştığım bir akış anıdır. Kedi ölüleri canımı yakar. Daha dün Oğlananası Köyü'nün içinden geçerken ezilerek ölmüş- öldürülmüş yavrusunun başını bekleyen anne kediyi görmek bir sızı olarak içimde duruyor. Bunca acıya nasıl dayandığımıza çok şaşırıyorum. İnsan olmak acılarımızı ve mutluluklarımızı hep dengede tutabilmek değil mi ki zaten?

Bugün Küner Köyü'nden Gaziemir yönünde bisikletimle giderken dinlediğim Spotify uygulamasında bir ketçap reklamı sırasında duydum "bizim domatesimizden gelen lezzetiyle..." işte o an bu yazıyı yazmaya karar verdim. Dünyanın bütün domatesleri domatestir ve eminim ki "bizim domatesimiz"den tat olarak daha lezzetli domatesler vardır. Bir de küresel dünyada tarım McDonald's gibi bir genelleme yaşamakta; hepsi aynı tip ilaç, gübre, tohum, genetik varyasyon gibi özellikler taşıyor. Görece tarımsal denetimi daha yüksek olan toplumların domatesleri daha sağlıklı olma olasılığı daha çok. Reklamcılık biraz da eşeği boyayıp inek diye kakalama sanatıdır. Bizim domates ile aslında bize kakalanmak  istenen şey insanın aidiyet duygusunu kullanarak pazarlama taktiği ile malı satmaktır. Gene Spotify'da çıkan bir reklamda Egelilik kullanılmakta; sözde o araca binerek dağlarında ve bağlarında gezerek, tozunu yutarak Egeli olabilirmişiz, yoksa Egeliyim demeyecekmişiz.

Kimlik bireyin kendinin varoluşunu anlamlandırma çabası ile biçimlendirilir. Temelinde de Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin güvenlik ve kendini gerçekleştirme ayakları yatar. Birey kendini güvende hissedebilmek için kurmaca değerlere sığınır ve buna inanmaya başlar, bunlar bizi rahatlatarak kendimizi gerçekleştirmemizde önemli rol oynar. Milliyet, din, gelenek- görenek, adalet, bir ideal uğruna ölmek vb. bizim üst kimliğimizin birer parçası haline gelir. Bunlardan hiçbirinin rasyonel ölçülebilir değeri yoktur. Eğer dünyaya geldiğiniz coğrafya başka bir coğrafya olsaydı bütün parametreler değişecekti, bütün inançlarınız ve doğru bildiğinizin doğrularınız da. -bir an bir Alman bir Hintli bir Çinli olduğunuzu düşünün; bira ulusal içkiniz olacak, toplama kamplarının utancını yaşayacaktınız ya da ineklere tapacak, Ganj Nehri'nin sularına girerek hacı olacaktınız-

Ait olduğunuz kimlik sosyal, düşünen  bir varlık olarak her bireyin kendini gerçekleştirmesinde önemli bir parametredir. Bunu farketmek ve kendimizi bu kimlik üzerinden geliştirmek bizim varoluşsal temel ihtiyacımızdır. Kendimize ait bir kimlik -identity- oluştururken sorgulamayı asla bir kenara bırakmamalı ve evrensel hümanist değerleri kendimize yol gösterici olarak almalıyız.

Evet, burla eskiden hep dutluktu. Şimdilerde AVM'lere çok yakın; yeniyetme, sonradan görme, kimlik bunalımı yaşayan sürülerin yeni yaşam alanları.

Dök dök ye, bizim domatizimizden yapılma ketçapla ye!

26 Nisan 2018 Perşembe

Karanlık Bir Gece Masalı



Her gün birşeyler öğrenmek, hiç bilmediğim  bir ben ile yüzleşmek, bu "ben"'in neden orada olduğunu, yaşadıklarımla bir puzzle gibi çözmeye çalışmak ve puzzle tamamlandığında bir çocuk gibi sevinmek, puzzle bir bilinmeze dönüştüğünde önce hayal kırıklığı sonra onu unutmaya çalışmanın verdiği unutamamak ve zihnimin labirentleri arasında yolunu arayan bir insan olarak yaşayarak geçiyor günlerim. Biliyorum bu puzzle'ın bir çözümü yok, insana dair bütün güzelliklerin ve kötülüklerin kaynağı bu puzzle'ın çözümsüzlüğünden geliyor. İyi ki de böyle, yoksa bir odun olduğumu anlamayacak kadar odun  kalırdım. 

Onu ilk gördüğümde çenesinin altında çok ama çok berbat, iğrenç  bir yarası vardı. Okuldan eve dönüyordum, Aralık 25'di. 
İçimizdeki sesleri hepimiz biliriz; bazen iyi bazen kötü şeyler fısıldarlar bize, işte bu yüzden kötü birşey yaptığımızda "şeytana uydum" deriz, iyilikleri ise genelde kendimize yorarız, "ben iyi bir insanım" oysa iyilik ve  kötülük çok müphem kavramlardır, yaptığımız iyilikleri anlatmak için "içimdeki meleğe uydum" diye bir kavram üretmemişiz. Oysa biz ying -yang'in vücut bulduğu yegane varlığız. Hem iyiyiz hem de kötü, bazen iyi bazen kötüyüz. Bu yüzden de hayatımız iyi ve kötü'nün bir savaş alanıdır. 

Kedileri fark edip onlarla iletişime geçtiğim günden beri bir çeşit "kedilerle konuşan adam"a dönüştüm.  Bu sevginin  psikolojik, sosyolojik ve biyolojik bir formasyonun son çıktısı olduğunu düşünüyorum. Bazen de hormonal olduğu hissine kapılıyorum. 
İnsan ve bütün canlılar biyolojik olarak kendini var etmek, türünün devamını sağlamak ile kodlu hayata başlarlar, bunu sağlayan içimizdeki ikinci bir karekter gibi bizi yöneten hormonlardır. Bir erkek olarak testesteronun bana neler yaptığını çok iyi biliyorum. Annemizin şefkat hormonu oksitoksin hormonu olmasaydı, doğar doğmaz ölürdük çünkü annemiz bizi emzirmezdi. Dopomin olmasa yarışmaz, adrenalin olmasaydı risk almaz, serotonin olmazsa duygusal (mood), fiziksel (açlık) sosyal (sevmek sevilmek) seksüel birçok gereksinimi fark etmeden birer odun olarak kalırdık. Hormonlar sosyal, biyolojik ve psikolojik gereksinimlerinizi beynimize anlatmaya çalışan birer nörotransfer araçlarıdır. İyi ki varlar yoksa bu yazı olmazdı. Birazdan yazacağım Gece'nin hikayesi de doğmazdı. 

Yara, simsiyah yavru bir kedinin çenesinin altında ortaya çıkmıştı. Onu gördüğümde tedavi ettirmem gerektiğine karar verdim veterinere götürdükten sonra tedavi başladı ve hayatımda duyduğum ve alışılması olanaksız, berbat,  enfeksiyondan kaynaklı bir koku artık evimize girmiş, burnuma yapışmıştı çünkü iltihap çene kemiklerine kadar inmiş,kemiği de eritmeye başlamış ve ağzına da sarmıştı.

Adının rengine uygun olsun diye Gece olsun istedim. Artık bir adı vardı. İyileşince sokağa bırakacaktım ama onu gördükçe de; bırakırım, bırakmam oyunu oynuyordum. Yakından bakınca aslında tam siyah olmadığı anlaşılıyordu, kafası siyahtı, kafasından sonra ancak dikkatlice bakılınca anlaşılan siyah ve kahverengilerden oluşan kedilere özgü bir motifi vardı. 

Tedavi, ile çene yarası kapanmaya başlamıştı tedavinin sona erdiğini düşünmeye başlamıştım ama evin içinde gezerken kontrolsüzce sıçmaya başladı bunu bir süre sonra işeme de aldı. Başlangıçta bunu bize kızdığı için yaptığını düşündük, ama bir süre sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Veterinerin dediği böbrek ve idrar yolu enfeksiyonu olduğuydu  sözde onu da tedavi etti. Ama bu defa yürüyemez hale gelmişti. Bu aşamada veteriner omurilikteki bir sinir deformasyonundan şüphelendi, yapılacakları sıraladığında buna artık ekonomik gücümün yetmeyeceğini ve onun çektiklerinin yettiğini düşünüp tedaviyi bırakmaya karar verdim. Tedavi işkenceye dönüşmüştü.

Belediyenin engelli ev hayvanlar merkezi olduğunu öğrendik oraya vermek çözüm olabilirdi ama orada ona kimsenin bakmayacağım düşündüğüm için evde bakmaya devam etmeye karar verdik. Eşim kadın pedlerinden  ve eski iç çamaşırlarından ona bir nevi çocuk bezi yapıyordu, biz evdeyken o halde bizimle kalıyor hatta bizimle yatıyor, biz yokken her tarafı örtü kaplı balkonda özgürce büyük ve küçüğünü yaparak kalıyordu. 
Bir bebeğin altını almayı artık çok iyi biliyorum. Ne zaman altını alsam ya da balkona yapmaktan vücudunda kalan idrar ve dışkı artıklarını ıslak mendille silsem hemen mırlamaya geçiyor ve tutmayan arka bacakları ile yan yatıp temizlememe izin veriyordu. Onunla göz göze gelmek bana merhamet denen şeyin ne olduğunu da öğretiyordu. 
Artık burnu da akmaya başlamıştı her geçen gün koyulaşan yeşilimsi bir sümük nefes almasını zorlaştırıyordu. 
Onu o halde görmek beni depresyona sokmuştu ama onu asla terk edemezdim çünkü onu eve almıştım, kimsenin de ona bizim gibi bakacağına inanmıyordum. Aklıma Yüzüklerin Efendisi'ndeki 'yüzük' geliyordu. Ağır bir yüke dönüşmüştü ama onu taşımak zorundaydım.

Daha önceden tanıdığım kedi sever bir eczacıya ilaç almak için gittiğimde sırf dert paylaşmak için durumu anlattığım. Bir de şu veterineri deneyin dedi. Daha önce bir elektrik direğinden sırf Gece'yi düşündüğüm için aldığım veteriner magnetindeki klinikten söz ediyordu. Eve gider gitmez telefon ettim. Durumu anlattım.  Büyük olasılık kediniz menenjit olmuş dedi.Yaradaki enfeksiyon beyin zarına ulaşmış ve kontrol yeteneğini yitirmesine neden olmuştu. Daha önce sekiz ay baktığımız ve beynindeki ur yüzünden kaybetytiğimiz yavru kedi Zeytin ile aynı semptomları gösterdiğini o zaman anladım. Puzzle çözülüyodu. Menenjit olabileceğini ilk defa duyuyordum. Gece'yi klinikte de muayene etti. Güçlü bir antibiyotik ile yüzde beş kurtulabileceğini söyledi.

Gece son on gündür berbat durumdaydı her gün iki üç defa burnunu siliyordum başlangıçta bunu hiç sevmiyordu zamanla alıştı. Artık hareketleri iyice yavaşlamış ayakta duramaz hale gelmişti. 
Yeni veterinerden getirdiğim gün  bütün gece balkonda yatmıştı, artık çişini de kaçırmıyordu elimle idrar kesesini sıkarak çişinin çıkmasına yardımcı oluyordum, büyüğü için veteriner 'dört gün tutabilir' dediği için rahattım.O sabah evde boyacılar vardı. Onu boyacıların girmediği bir odaya alıp ilacını verdim. Ağzı köpürmeye başladı sonra sol tarafına yattı. Bir defa ayaklandı yanıma geldi. -Onu kaybettikten sonra bunun bir veda öpücüğü olduğunu düşünecektim.- Onu alıp tekrar yerine yatırdım. İşlerimizi yapmak için odadan ayrıldık. Döndüğümde altına serdiğimiz altlık tamamen sidik kaplanmış, çenesinin altını  salya kaplamıştı. Hareketsizdi. Görür görmez öldüğünü anladım, eşim ağlıyordu. 

Okuduğum bir kitaptan öğrendim yazarın bir numaraya koyduğu bir ilkesi vardı, " hayat adaletsizdir" 
Bu adaletsizliğe çıldırmadan dayanabilmek bizi insan yapar ve her insan olduğumuz aşamada da katılaşırız. Bu katılaşmaya karşı direnç göstermek gerekir yoksa ruhunuzu şeytan ele geçirir.
Hayat hiç de bize anlatıldığı gibi bir "peri masalı" değildir.

"Hayat ondan yaptığımız şeydir" diye bir söz okumuştum. Aslında hayat, ondan yapamadıklarımızın bize yaptıklarıdır. Çoğunlukla da tatlı bir rüyadan çok bir karabasana benzer. 

Huzur içinde uyu Gece.

Biliyorum ki, artık hayvanlar aleminin siyah bir meleğisin.