25 Eylül 2017 Pazartesi

Kendime Öğütler



Kendini ve başkalarını ciddiye almamalısın.

Bulunduğun yer sana değer katmaz; yüksekte olman büyük olduğun,  alçakta olman küçük olduğun anlamına gelmez, bulunduğun yere göre küçük ya da büyük olduğunu düşünmen aptal olduğun anlamına gelir.

Sen ne yaparsan yap, birileri seni sevmeyecek, eleştirecek, yaptıklarına burun kıvıracaktır. Doğru bildiklerini yapmaktan vazgeçmemelisin.

Saldırmayı, küçük görmeyi, öfkeyi, kötü sözleri bir tartışma enstrümanı olarak kullanmamalısın. Her kavgada, her tartışmada estetik bir duruşun, keskin bir zekan olsun.

Duyguların bazen aklın önüne geçecektir, bazen aklın duygularının önüne; duyguların ya da aklın, hangisinin öne geçtiğinin önemi yoktur, önde olduğu için aklın ya da duyguların sana doğruyu söylüyor olmayabilirler. Doğru olan ikisinin uyum içinde seni yönetebilmesidir.

Sessizlik en değerli hazinendir, kalabalıklar kirletir insanı, zaman zaman  inzivaya çekilip kendini temizlemeyi öğrenmelisin.

Politikacılar, din tüccarları, demogoglar, ikiyüzlü insanlar, aç gözlüler, sevgisizler, ben merkezciler, ben haklıyımcılar, güç tutkunları, embesiller aptallar, kan içiciler, silah tüccarları ve hatta bizzat kendi duyguların seni bir buldozer gibi ezebilir düşüncelerini değersizleştirebilir, böyle anlarda kaçacağın, kendini tamir edeceğin kitapları oku, dev sanat eserlerine bak, bir heykeli incele, bir tabloyu seyret, dinlemekten bıkmadığın müzikleri dinle, ruhunu başka türlü arındırmazsın.

Her zaman haklı, her zaman akıllı, her zaman aptal, her zaman mutlu, her zaman seven-sevilen olamazsın...
Kendinle barış! 
Sık sık birilerine, bir şeylere aşık ol, sevginin en saf halini başka türlü öğrenemezsin.

Kurban Kültürü

Kurban Kültürü

Amerika'da bir kilisenin beleş İngilizce konuşma kursuna giderken, 79 İran devriminde büyük olasılık mollaların karşı tarafında yer alan bir amca ile aynı sınıfı paylaşıyorduk, bir gün giydiğim kısa pantlon için bana kızmış ve Müslümanlığıma vurgu yaparak, kırık İngilizcesi ile "aslımı unutmamamı" söylemişti. Bunu bir klisede söylemesi başka bir ironiydi, ama olsun. 

İran'ın neden bu durumda olduğunu sorduğumda; hazır olun, bunlar "Batı'nın oyunlarıydı" ona göre ve Mollalar Londra'da Hyde Park yakınlarında eğitilmişti.

Bu topraklarda ve Doğu kültürünün değişmez komplocularına göre; memleketin, ekonomik,  kültürel hatta doğal afetlerinin, salgın hastalıklarının hepsinin kökeni batıdır. Bu tür komplo teorileri ya da var olan sıkıntıların "dış mihraklar" tarafından yapıldığı düşüncesi her toplumda her bireyde azınlık düzeyinde vardır. Bizdeki sıkıntı ideolojik bir şemsiye altında düşünen sağcısı ve solcusu ile çoğunluk olarak buna olan eğilimimiz.  Siyaset erkinin bunu ve bu korkuyu kullanarak daha da güçlenmesi ve acımasızlaşması da bu "komplo teorisi" algısının bir sonucu.

Aslında "komplo teorilerine" insanların inanması,  bireyin kendini güvende hissetmesi ve rahatlatması için pek sorun değil ama bunun toplumsal bir nosyona, bir retoriğe, bir norma dönüşmesi gerçek bir sıkıntı.

Bir gün arkadaşımın peşinden gittiğim memur takımının takıldığı bir kahvede kağıt oynayan bir amca, bağırmaktan pancar gibi olmuş suratıyla; "bak beni bağırtıyorsun!" diye bütün kahvenin ilgisini çekecek kadar bağırıyordu. Bağırmıyor, bağırtılıyordu.

Kurban kültürü ile tanışın.

Özgürlük bir sorumluluk işidir, birey olmak da. Buna atfen klasik bir söylem vardır. Uzun yıllar özgür olmamış seçme özgürlüğü verilen toplumlar, ilk seçimlerini özgürlüklerini ellerinden alacak siyasal seçimler yönünde yaparlar. Tutsaklığa alışan insanlar geri dönmek için suç işlerler. 

Kurban kültürü bireye en çok zarar veren, sonucunda da bir toplumu ele geçiren bir hastalıktır. Kendini kurban olarak görmek sorumluluktan kaçmamızı sağlar ve kişiyi, atıl, hareketsiz ve uyuşuk bir işe yaramaz hale getirir. Bir süre sonra her inanç, her düşünce gibi bu eylem halini alır. Birey herşeyi ile başına gelen iyi ya da kötü olayları artık dışardan bir güce, bir otoriteye bağlar. Birey kendini hiçleştirmiştir. Arabesk kültür buradan beslenir; "batsın bu dünya..bitsin bu rüya..."

Ben de yıllarca kendimi bir kurban olarak gördüm. Kötü okullarda okumuş, berbat bir ülkede dünyaya gelmiştim, liste uzar...

Kendimi bir kurban, bir dramın parçası olarak görmek ve bunun kaynağını dışarda aramak hiçbir şeyi iyileştirmedi ama herşeyi bir süreliğine de olsa kötüleştirdi.

Kurban olmadığınızı, hayatın iyi ve kötü, güzel ve çirkin, bazen adil bazen de adil olmayan bir akışı olduğumu öğrenin. 

Değişime kendinizden başlayın!

24 Eylül 2017 Pazar

Nif'te Yalnız Bir Dağ Yürüyüşü

BAŞLANGIÇ

Sabah kalktığımda karanlıktı. 

Uzun süredir kışın ve hastalığın da etkisiyle miskin bir kedi gibi evden dışarı çıkmak istemiyor, koşmuyor, yürümüyordum bile. Aldığım günden beri bir türlü sevemediğim yürüyüş botlarımı çıkardım dolaptan. 

GELİŞME

Kaynaklar Köyü'ne geldiğimde saat 8:30 sularıydı. Uyuz bir it gibi köy kahvesinin sobasının başında siftindim. Yürüyüşe başladığımda saat 9:30 olmuştu. Sadece ben vardım yollarda. Tekçam'a geldiğimde ayakkabıların vuracağını anladım, ayaklarımı bantladım. Yol boyunca fotojenik manzara ve nesneler aradım. Yerde kar kalıntılarının oluşturduğu mükemmel küreleri görünce onları fotoğrafladım. Bu sırada ateş yakmış insanları gördüm, beni fark etmediler, fark da edilmek istemiyordum, kuyruğunu iki bacak arasına sıkıştırmış korkak bir sokak köpeği gibi yanlarından geçtim. Yaktıkları ateşten çıkan duman kokusu aldı beni çocukluğuma götürdü, en güzel anılarıma. Patikaya girdiğimde uzaktan bir köpeğin ulumasını duydum. 

Ormanda yürümek açıklıkta yürümekten her zaman daha korku verici ve daha da yalnızlaştırıcıdır; örneğin düz açık bir alanda asla korkuyu, ürpertiyi hissetmezsin, dönüp bakmazsın arkana ama ormanda her ses senin dikkatini çeker. (Hatta bu gün yüksekte olduğum için oldukça uzakta oluşan kendi gölgemi bir başka canlı sandım.) 

Her yalnız yapılan yolculuk, ruhanidir bir bakıma. Yalnızlıklarıyla yol hikayesi olmayan insanlar kendilerini tanımakta güçlük çekerler. Dağ yürüyüşlerimde çoğunlukla yalnızımdır. İnsanların kendilerini korkularıyla yönetmesi çok anlamlı gelmiyor bana, yönetilmesi gereken bir şey varsa o da korkularımızdır.  Kime söylesem -ki bu yazıyı okuyan siz de belki aynı şeyi düşüneceksiniz- yalnız gitmesen iyi olur, bir şey olursa yapayalnız ne yaparsın? 
Yürüdüğüm patika Nif'e çıkan en güzel yollardan biri ama pek kullanılmıyor nedense ya da dağcılık kulüpleri bilmiyor.
Nif Kulübe'nin hemen altında yer alan çeşmede durdum. Çeşmenin ağaç gövdesinden yapılmış yalağı toprak dolmuştu, hayvanların su içebileceğini düşünerek temizledim. (Yalnızlık sizi ya melek yapar ya da şeytan, ki aslında şeytan da bir melektir.) Ben melek olmayı seçmiştim.
Sesimi duyan köpek uzaklardan tekrar uludu.

SONUÇ

Nif Zirve'ye doğru yürüdüm, yalnızlığım ve benden başka kimsecikler yoktu. İki kişiydik.

Evraka Ve Anlam

Hayatlarımız çoğu zaman "evraka" anlarıyla bir anlam bulur kendine.

Mustafa Kemal'in Çanakkale Savaşı sırasında yakınında patlayan bir bombadan kopan şarapnel parçasının sol göğsünde taşıdığı saate isabet etmesi sonucu ölümden döndüğünü birçoğumuz biliriz.
Bu olaydan sonra Mustafa Kemal seçildiğine, bir güç tarafından korunduğuna inandığını bir belgeselde izlemiştim. Etrafında o günleri yaşayan insanlar bu olaydan sonra Mustafa Kemal'in vızır vızır uçan kurşunlar arasında dimdik, korkusuzca savaşı komuta ettiğini anlatırlar.
Evraka anıdır aslında bu, büyük bir lider yaratmıştır.
 
Karayılan Maraş'ta Fransızlara karşı Savaşan pısırık korkak bir gençtir. Korkarak gizlendiği siperin bir köşesinden küçük bir delikten küçük bir kara yılan başını uzatır ve tam o an bir kurşun gelir ve karayılanın kellesini uçurur.
"Eğer küçük ininde küçük karayılanı buluyorsa kör bir kurşunla ölüm ondan kaçmamın çaresi yok" der. İşte o an Karayılan,  Karayılan  olur.  Artık o pısırık oğlan düşmana ölüm kusturan bir kahramandır.
Bir yılan ve bir kurşun yaratmıştır "evraka" anını.

Hayat sen hazır olduğunda sana yardıma koşar. Yoksa hamamın içinde hapsolur kalırsın. 

Paulo Coelho'nun Simyacı kitabı o anı "evraka" anını kaçırdığımız an uzun bir yolculuğa çıkmamız gerektiğini anlatır. Yolculukta vardığımız yer aslında yolculuğa başladığımız yerdir. Yaşam onu anlayanlar için bir paradokstur, M.C. Escher'in karıncaları çizdiği bir paradoks resmi gibidir.
M.C Escher'in Karıncaları


Birçoğumuzun asla fark edemediği ve tamamlayamadan göçüp gittiği, başında, ortasında ya da sonunda kısa bir evresini yaşadığı bir paradoks.

Gnothi Seauton Yunanca "Kendini Bil" aforizmasıdır ve bir zamanlar Delhi'deki Apollon Tapınağı'nın girişime altın harflerle yazılıymış.

Ne diyelim bu kafayla çok zor ama; 
"Carpe Diem!" ''günü yakala!''

 

Hakkari'de Bir Öğretmen ve Mare Nostrum

Baharın sıcak güneşiyle birlikte eriyen karların oluşturduğu irili ufaklı derelerin sularıyla Zap Suyu; sarp kayaların, derin vadilerin arasından deli dolu akardı. Zap, sessizce beyaza düşen karların, boranların ve fırtınaların, bir şimşek çakmasını anımsatan seslerle  kopan çığların hikayelerini topladığı sularla ummana koşan bir deli su. 


Her Hakkari yolculuğunda Zap Suyu'nu kenarından geçerken "Mare Nostrum"* ve arkadaşlarının Zap Suyu'nu köylüler kolayca geçsin diye yaptıkları asma köprülere bakar, hayatı anlamaya çalışır, çok üzülürdüm.


Hakkari'de toplanmış Anadolu'nun yoksul çocuklarıydık, askerdi kimimiz, kimimiz hemşire, polisti bazılarımız, ben öğretmen. Bir eylül günü tütün tarlalarından kopup öğretmen olmuştum.

Kürtçe duyduğum ilk yabancı dildir benim. 

O zamanlar, sigara içerek, alkol tüketip kahrolarak, hüzünlenerek dünyayı anlayacağımı, değiştireceğimi sandığım yıllardı.

20-30 saat süren yolculuklarla gider gelirdik Hakkari'ye. Otobüslerin içinde, sigara dumanları arasında göz gözü görmez boğulur gibi olur, üzerine tekrar sigara yakardık.

Kasım'dı. 24'düydü. Kar yağıyordu. Öğretmenler Günü'ydü. 24 yıl önceydi. İlkti. Bacaklarım titrerdi.

Mare Nostrum* Can Yücel'in Deniz Gezmiş için yazdığı bir şiirdir. Latin Bizim Deniz demektir.

MARE NOSTRUM
  
En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!
 
                                                  Can Yücel

15 Eylül 2017 Cuma

Çocuk Kalmak ve Bir Yıldız Tozu Hikayesi

Carl Sagan'ın bir kitabından Jodie Foster'un oynadığı bir filme dönüşen Contact filmi beni en çok etkileyen filmlerdendir. 
Bunun bir nedeni de çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdaki tütün tarlalarından gelir. Tütün serinde toplanmalıdır ve ancak geceleri serindir sıcak Ege yazları, bu yüzden uzun yaz gecelerinin gökyüzünü iyi  bilirim ben, sırtımda kara toprak yapay ışıklarla kirlenmemiş bir gök kubbenin sonsuzluğuna bakmışlığım, anlam aramışlığım çoktur.. Ve gökyüzü  ve yıldızlar ve çam ağaçlarının siluetinin dağların ufuk çizgisi olduğu sonsuzluk öyle yakın, öyle heybetlidir ki...Yalnızlık avcısı sizi sıcak bir dostluk gibi sarar.
Ve bakmak Samanyolu'na; bir ucundan öbür ucuna gezdirmek gözlerinizi ve bir yıldızın kayması,  içinizi rahatlatır ışığı ya da hüzün, inanıyorsanız bir canlının daha sonuna geldiğine güzel yaşamın. Ve sonra karanlık gecelerde, oralarda bir yerlerde bir ET, bir canlı olma ihtimalinin heyecanı kaplar içinizi; "merhaba Dünyalı!" der bir ses usulca, sadece siz duyarsınız. 
Contact filminde babası kılığında Jodie Foster ile konuşur öteki tür,  uzaylılar ve gökyüzüne dokunduğunda baba ve kız plazma yapısıyla ellerimi sarar gökyüzü. 
İşte o gün anlamıştım, öğrendiğin herşeyi her gün yıkamadıkça yeni hiçbir şey öğrenemezsin, bir süre sonra doğru bildiklerinin kölesi olursun. 
Çocukların neden en iyi öğrenciler olduklarını çok iyi biliyorum artık ve neden çok şaşırdıklarını, ve neden yaşlıların gasbet, çekilmez olduklarını; yaşlılar doğruları çok olan, çok bilenlerdir, bilgi beyinlerini katılaştırmıştır. 
Çocuk kalın, bulabilirseniz eğer bulutsuz bir gecede zifiri bir karanlıkta doğdumuz yer olan ve hala anlayamadığımız karanlık maddeden, karadeliklere... kadar tüm hammaddemizin piştiği gökkubbeye bakın. Ilk çocukluğuna bakın evrenin, bizim çocukluğumuza benzeyen evrenin çocukluğu  ve bize ancak ulaşan 1, 5, 10, 11... milyar ışık yılı uzaktan gelen başıboş sonsuzluğa yol alan ışıkları görün, mest olun.
Yıldız tozuyuz, altının ve toprağın ve suyun ve bilcümle varlığın piştiği yerden geliyoruz. Bir ölmüş güneşte, bir karadelikte sönecek ışığımız. 
Hepimizin.

Dağlar Mistisizm ve Kentler



Nif'e ne zaman çıksam yalnızlığımla tanışırım. Sanki yıllardır beklemektedir beni orada, belki bir ömür geçirmiştir; benim hiç yaşamadığım bir ömür. İnsanın şehirde, stres altında bunalan kendinden kaçarken, dağlarda özlem duyduğu başka bir kendini bulması kadar heyecan verici ne olabilir ki?

Çok uzaklarda olsa da kentin (birbirimize ve kendimize yabancılaştığımız, deli dolu sevdaların, kırık aşk hikayelerinin ve hüzünlü ayrılıkların, yoksulluğun,sefaletin ve çılgınca zenginliğin, sokaklarında küçük anoforlarla uçuşan çöp artıklarının, egsoz kokusunun, klakson ve motor seslerine karışan anlamsız diyologların, üçüncü sınıf otel odalarında kaçak, gariban sevişmelerinin ya da artık mantar gibi etrafı saran gökdelenlerin denize bakan suitlerinde " king size" yataklardaki metaryalist sevişmelerin seksüel salgılarının ruhsuzluğuna yuva olmuş, -ki belki bilmediğimiz bir ruhu vardır- herşeyin yapay olduğu çok uzaktaki kentin) uğultusu zaman zaman duyulsa da sizi rahatsız etmez. 
Uzaklarda bir deri kanserine benzer taş ocakları içinizi burkar, benim gibi  doğa severseniz derinizde bir ürperti hissedersiniz, bir çizik, bir acı. Bir çığlık; ilkel,  acı dolu derin bir çığlık 

Güney'de bulutların ve sislerin arasından Aydın Dağları ve Sisam göz kırpar, doğuda Bozdağ,  kuzeyde Niobe'ye analık eden Spil, kuzeybatıda Yamanlar ve tam batıda turkuaz Körfez ve asırlardır tecavüz edilmiş Amazon'un en güzel kızı Symirna... (artık son tecavüzcüleri yap-satçıların dev, çirkin birer penise benzeyen beton gökdelenlerine teslim edilmiştir. )

Nif zirveye yakın tek tük ağaçları ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran kaya yapısıyla mistik bir masal anlatır bana. Her masal bir çocukluk hikayesidir. 

Kentler yavaş yavaş  öldüğümüz, kendimize ve başkalarına hayatı zehir ettiğimiz bir cehennemdir, dağlar ruhumuza yoldaşlık eder ve hikayeleri yeryüzündeki en eski kent hikayelerinden daha da eskidir, insandan önce vardılar, ihtimal türümüz yok olduğunda da burada olacaklar. Dağlar mahzende yıllardır unutulmuş birinci sınıf yıllanmış bir şarap gibi her yudumuyla sizi tarifsiz esrimelere sürüklerler ya da bir aşk dokunuşudur dağlar, tüylerinizi diken diken eden.

Bir şahin çığlık atar, özgür bir çığlık.
Kentin egzoz dumanından ve gürültüsünden boğulan sokaklarında payına ancak bizden artakalan yemek artıklarından kalanlar  düşen bir sokak kedisi bir çöp tenekesini karıştırırken uzaktan fırlatılarak atılan bir çöp ile korkuyla çöpten dışarı fırlar. 
Gözlerinde korku vardır, çok azımız görür. 
31 Ekim 2016

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Geç Kalmanın Psikolojisi

Geç Kalmanın Psikolojisi

İlkokula, sınıfını ısıtmak için, kurulan tenekeden yapılmış okul sobasında yakılacak odunu elimizde taşıdığımız, öğretim yılı boyunca da tahtadan tabanından toz kalkmasın diye yanık motor yağı ile yağlanan tek derslikli; 1'inci, 2'inci ve 3'üncü sınıfların öğleci, 4'üncü ve 5'inci sınıfların sabahçı (ya da tam tersi) olduğu birleştirilmiş sınıfların olduğu bir köy okulunda başladım. Okumayı -daha dün olmuş gibi hatırladığım- ba, be, bı, bi.... ab, eb, ub, ib... ca ce cı, ac,ec ıc ... ma, me, mı, mi... karşılığı olan "ma"'nın tersi olan hece yerine, tekrar "ma" ile başlayan ve em, ım, im.. diye devam eden pembe renkli hece tablosu ile öğrendiğimde 2. sınıftaydım.
Geç kalmıştım.

Köyden ayrılıp, Akhisar'da amcamın evinde kalarak ortaokula başladığımda şehirdekilerin benden farklı konuştuğunu anladığımda ve bir gün öğretmenimizin "hadi dosya kağıdı çıkarın" dediğinde, "o da ne?" diye kendi kendime sorduğumda anladım.


Geç kalmıştım.


80'li yıllardı, okullarda dersler boş geçerdi, eylem yapardı öğretmenler- ki ben de hala zaman zaman bu eylemlerin benzerlerine hak mücadelesi olarak katılırım - 12 Eylül yaklaşırken ben ortaokulu bitirmiştim. Bir siyah beyaz tv'de gördüm Kenan Evren ve diğer darbeci generalleri. Liseyi bir yıl devam etmeden 6 yılda bitirdim.


Geç kalmıştım.


Sonra kitap okuma tutkusunun bana armağanı olan  üniversite sınavında öğretmen okulunu kazanarak öğretmen yüksekokulunu okudum. Öğretmen okulu liseden daha kötüydü, 2 yıllık okulu 3 yılda bitirebildim.


Sonra öğretmen oldum. İlk görev yerim Hakkari'nin bir köyüydü.
Bir dağın başında ilk öğretmenlik yaptığım bu köyde, in-cin top oynardı, hiçbir evde tuvalet yoktu ve diz boyu kar 6-7 ay kalırdı, elektrikler olmaz Hakkari yolları kapanırdı ve ben acaba ne zaman gelecek bu PKK'lılar diye beklerdim gece yarıları.
Paralel devlet icat olmamıştı o zamanlar, her şey derin devlete yorulurdu. Kod adı yeşildi.
Yollar kesilir, askerler öldürülür, öğretmenler kaçırılırdı.


Ülkemde benim gibiydi, geç kalmanın yıkıcı psikolojisi ile boğuşuyordu.


36 yaşımda başladım İngilizce öğrenmeye, öğrendim diye gittim İngiltere'ye ve kafasında türbanıyla Heathrow Havaalanı'nda bir Hintli ile konuştum ilk ingilizcemi: "Yes yes yes..." Bu böyledir bilmediğin dilde en kolay bildiğini söylersin ve bu genelde yes ya da no olur.


Geç kalmıştım.


Londra'yı gördüğümde İzmir'in, Ankara'nın, kısaca  Türkiye'nin büyük bir köy olduğunu anladım. Dank etti.


Biz ülkece geç kalmıştık.


Londra'yı ve Paris'i gördüğümde öğrendim; eğer yaşadığınız kentin anıtsal binaları, köprüleri, parkları ve müzeleri, kütüphaneleri, meydanları, heykelleri...iyi bir ulaşım sistemi bir metro ağı yoksa köyde yaşıyorsunuzdur.


Geç kalmak Londra'da buldu bu defa beni.

Sonra Amerika'yı gördüm. Ingilizcem hızla gelişiyordu, artık yes'in yanına I don't know'u da eklemiştim. Purdue Üniversitesini, New York'u gördüğümde geç kalmanın ne demek olduğunu artık iyice öğrenmiştim.
Türkiye'de tanıştığımdan daha çok ODTÜlü Boğaziçili ve Bilkentli ile tanıştım ben Amerika'da ve okyanus ötesi uçuşlarda birçok bilinen yüzü gördüm.


Sonra 40 yaşında bisiklet girdi hayatıma, 43 yaşında koşmak. En çok üzüldüğüm, 3 yıl çalışmadığım, en çok boş zamanımın olduğu Amerika'da neden koşmadığım, bisiklete binmediğimdir, Oysa görürdüm, insanlar koşardı. Washington, DC'de ve Potomac Nehri boyu koşabileceğim o kadar çok yer varken neden koşmamıştım ki?
Ya da High Park'da?
Trafalgar Meydanı'na bakan National Gallery'de neden daha uzun süre bir Van Gogh, Picasso ve daha adını bile duymadığım yüzlerce ünlü ressam tablosuna bakmadım ve Londra'da neden "Les Misarable" (Sefiller) müzikalini izlemedim? 


Geç kalmıştım, ıskalamıştım bu yüzden canım çok yanar, bu yüzden geç kaldığını düşündüğüm her şey için can-hıraş asılırım. Bir Prometus olamam belki ama küllerim bana güç verir.

Ancak geç kaldığını fark etmekle başlar değişim.


Fark etmek büyülü bir sözcüklerdir benim için, değişmenin ve kendimle olan mücadelenin başladığı iki sözcük.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Efes Ultra

Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkıca (bugünkü Şirince)o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde denize kadar uzanan Efes Ovası… Ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti.

                                   Benden Selam Söyle Anadolu’ya / Dido Satiriyu

Önümde ikisi kadın, ikisi erkek olan dört kişi kendi aralarında sohbet ederek salına salına Şirince’ye doğru yürüyorlardı. Onları geçer geçmez acı ile bağırarak yürüyemez hale geldim ve kalflerimin her ikisinin de acı ile birlikte  buruşturulmuş ve bir kenara atılmış birer kağıda döndüğünü gördüm. Benim  acı içinde kıvrandığımı gören bu kişiler, ‘Bir şeyin var mı?’ ‘Ambulans çağıralım mı?’ dediler. ‘Hayır  gerek yok.’ dedim. İçlerinden birine bacağıma kramp girdiğini, ayaklarımı yukarı kaldırıp bir eliyle topuğumu öbür eliyle parmaklarımı tutup parmaklarımdan ileri doğru ittirmelerini söyledim. Söylediklerimi yaptılar, bu biraz iyi gelmişti. Ayağa kalkıp onlara teşekkür ettikten sonra  acı içinde sekerek yola devam ettim.


Bir süredir sağ ve sol kalflerime giren kramplar hızımı iyice düşürmüş, bir defasında bir ağaca dayanarak krampın acısını hafiflemiş  ve ondan sonra koşmaya devam edebilmiştim. Yaklaşık 10 km’dir yükselti kazanıyordum. Tempom iyice düşmüştü. 38-39’uncu km'lerdeydim ve GPS’li saatim ortalama ‘pace’im 5.45 gösteriyordu. (Pace: 1 km’lik yolu geçiş süresi)

Geçen sene İznikUltra 136 Km sonrası Manisa Dağ Bisikleti yarışları sırasında bisikletle çıkması çok zor bir yokuşu bisikletten inerek  çıktığım için aşil tendonunu incitmiştim ve bu da geçmeyen müzmin bir sızıya dönüşmüş ben de onunla yaşamaya alışmıştım. Bu arızanın en büyük  yan etkisi eskisi kadar koşu antremanı yapamıyor olmamdı.  Bu yüzden  de artık antrenman için bisiklete biniyordum. Ara sıra da, ‘Aşil de kimmiş?’ deyip koşuyordum. Hiç antrenmansız Erciyes Skyrunning ve Kaz Dağları Ultra maratonlarına katılmış her ikisini de yarıda bırakmıştım. Koşamasam da bisiklete binebiliyordum ama o 'tendinit' sürekli ben buradayım diyordu.

Benim uzun mesafe koşuları için garip bir huyum var, bu yüzden de her yarış bir zulme dönüşüyor. Bir dağ maratonu mu var, en uzun mesafe ne, ben oradayım. Plan, hazırlık, program yok, iman gücü var. İman gücü uzun mesafe koşularında da bir yere kadar gidiyor, gitmezse ağrı kesiciler, onlar da çözüm üretmiyorsa bı-ra-kı-yo-rum… Bu yüzden de Efes Ultra’nın da en uzun parkurunu 55k’yı seçmiştim.

Cuma akşamı okul çıkışı Cumartesi günkü yarışa gidip gitmemek konusunda oldukça kararsızdım. Selçuk’a giden koşucuların Facebook paylaşımları ilk defa hiç ilgimi çekmiyordu hatta çok itici gelmeye başlamışlardı. İnsan egosu işte, illa bir şeyleri ‘bak yapabiliyorum’ diye bir çocuk gibi gösterecek. İnsan ile ilgili öğrendiğim diğer bir şey de, yaptığınız işin ne olduğu önemli değil, insan her zaman en iyisini kendinin yaptığına inanma eğiliminde. Hepimiz öyle ya da böyle bir şekilde egolarımıza teslim olmuş varlıklarız. Egosunu yenen çok az insan vardır, biz onlara ermiş diyoruz. Bunu yazıyorum çünkü fark etmek değişimin başlangıcıdır.

İsteksizdim, keyifsizdim ve aşil beni dürtüyordu. Sabah karar verecektim ama bu defa da uyku tutmadı. Yatakta döne döne bütün gece uyuyamadım. Eşim ve ben sabah 5.00 suları kalktık ve Gaziemir’den  6.10 gibi yola çıktık. Eşim her gün beslediği sokak kedilerine mamalarını verirken biraz oyalanınca yola çıkmamamız 6.20’yi bulmuştu. Neyse ki yarış kitlerini almak için saat tam 7.00’de Efes Harabeleri doğu kapısındaydık. Hava 3-4 derece’yi gösteriyordu. Afyonu patlamamış görevliler ve koşucular beklemeye başladık. Tanıdıklarla konuşmalar, merhabalaşmalar arasında fotoğraf çekimi ve start ile koşu başlamıştı. Aşil’den dolayı tedirgindim görece yavaş başladım ama bacaklar sağlam duruyordu. Çıkıştan 500-600 m. sonra inişe doğru geçerken biraz acır gibi oldular, yavaşladım ama hafif bir çıkış sonrası bir şey olmayınca ‘yardırmaya’ başladım. Kendimi küheylan gibi hissediyordum. Aşil tamam arada-sırada beni yokluyordu ama çok da ‘tın’ dı. Önümde sarışın zayıf bir kadın koşucu vardı. Aksanlı bir Türkçe ile ‘Yavaş ol’ dedi, Moldovalı Svetlena ile sonra da tanışacaktık ve o beni çok arkalarda bırakıp çekip gidecekti.

Bir balçık deryasını geçip Pamucak sahiline vardık sahil öncesinde duayen Mustafa Abi (Kızıltaş)’da içinde olduğu grupla selamlaşıp onları geçtim.

Kumsalda, sağda canım içi ‘Mare Nostrum’ efsanelerin ve bugünkü uygarlığa analık,  Odesseus’un tezgiden gemilerine yoldaşlık etmiş, dibinde yüzlerce savaş artığı enkazı, ticaret gemilerinin Efes’e taşıdığı  şarap, zeytinyağı  amforalarının hüzünlü hikayeleri ile   lacivert Ege Denizi'nin tuz ve yosun kokusunu getiren hafif sabah meltemini hissederek koşmak muhteşemdi. Günümüzdeki adı Ahmetbeyli olan Claros ve Nation’dan Özdereye doğru bisiklettle giderken yer yer denizi bir kartal gibi yukarıdan görürsünüz. Çok uzaklarda Sisam yüksek dağları ile size göz kırpar, lacivert Ege Denizi’ne bakmak size bir esrime hali yaşatır. Bacaklarınızda bisikletin verdiği keyifli bir sızı. Yaşam insana verilmiş ve bir süre sonra geri alınacak bir armağandır. İnsan bu armağana ihanet eder, bu yüzdendir çektiğimiz bütün acılar. İnsanın çektiği bütün acılar bir paradoksa da gebedir. Acı çektiğiniz kadar olgunlaşır mutluluğun ve sevincin farkına varırsınız. Armağanın anlamı ve değeri çektiğiniz acı ile artar.

Kumsal bittiğinde elinde işaret şeriti ile Mahmut’u (Yavuz) koşarken buldum ben önde Mustafa Abi’nin içinde olduğu grup arkada koşuyorduk. Ormana giren yol dikleşmişti Svetlena ve iki kişi ile beraber koşuyorduk. Biri çok gençti diğeri biraz daha yaşlıydı. Yaşlı olan Özgür sen git dedi. Bülent Araç ile  ilerde yollarımız tekrar kesişecek ve tanışacaktık. Sanırım dördüncü oldu.
Kuşadası yolunu kesip tekrar ormana girdik ve Meryemana’ya doğru yer yer kırağı olan yollarda koşmaya ve tırmanmaya devam edittik.

Meryemana’yı geçtikten sonra başlayan sert bir çıkış sonrası yol görece düzleşecek ve inişe geçecektik. Kısa bir tırmanış sonrası karşı taraftan da koşucuların bize doğru koştuğunu fark ettim. Jeton kısa sürede düştü. Bu koşucular başka bir organizasyonun koşucuları idi. Asfalt bir yolda koşarken Bülent (Araç) beni yakaladı ve beraber koşmaya başladık. Asfalt bitimi tekrar başlayan yokuş Şirince’ye kadar devam edecekti.

Yıllar önce BBC’nin bir radyo belgeselinde duymuştum Şirince adını. Bu belgeselde çok güzel Türkçe ile konuşan yaşlı bir Rum kadınının anlattıkları ile mübadele gerçeği ile yüzleşmiştim. Bu toprakların kadim insanlarına ne yapmıştık biz böyle? Bu yaşlı Rum kadının anlattığına göre aslında köyün adı Çirkince’ymiş sonradan Şirince olmuş. Şirince Efes’in yakınında olmasından dolayı artık turizm görgüsüzlüğünün bir simgesi benim için. Yakınında bulunan Aziz Nesin Matematik Köyü dünyanın en akıllı köyü ve benim Kuantum ile tanıştığım yer. Güzel insanları yakabilirsiniz ama onların ateşi yanarken bile sizi aydınlatır. Acı! 

Şirince’den artık alıştığım ‘bu adamlar da niye koşuyor?’ bakışları arasında koşarak geçtim. O ‘bak ben de yapabiliyorum’ çocuk gösterisi içinde Şirince içinde yer alan hafif yokuşu tempo ile çıktım. Şirince’yi geçer geçmez başlayan inişte iyice yavaşladım. Artık hedef sadece bitirmekti. Salına salına denilebilecek adımlarla Selçuk’a Karpusa Meydanına vardım ve bitirme takının altından alkışlarla geçtim.


Bitmişti.

15 Ocak 2017 Pazar

Melekler Şeytanlar ve İnsan

Her insan kendini doğrulayan bir kehanettir.
Her insan en az iki kişiliktir.
Bir Hint Mitoloji'sidir; insan doğduğu andan başlayarak kayıp öbür yarısını arar hayatta.
İnsan dediğimiz varlık melekler ve şeytanların savaş alanıdır. Bu savaştan arda kalanlardan ortaya çıkar insan.
Michelangelo'ya ünlü Davut heykelini nasıl yaptığını sorduklarında:
- O orada, kayada duruyordu ben fazlalıklarını attım. '' dediği rivayet edilir. Attığı fazlalıklardır şeytan, kalandır melek olan Davut.

Davut Heykeli

Hepimiz yontulmamış birer taş olarak (odun mu desek?) başlarız hayata; biçimsiz, çirkin ve kararsız.
Kendimizi tanıma ve geliştirme yontulmamışlığımızı fark ettiğimiz an başlar ve kendiğimizi ne ile yonttuğumuza göre insan oluruz, bazen şeytan, bazen melek, bazen de her ikisi...
Kendinizi ne ile yontmalıyız, ruhumuzu ne ile beslemeliyiz ki; meleklerin ve şeytanların savaş alanı 'insan olmak' sürecini 'hümanist' bir insan olarak tamamlayalım?

Altamira Mağara Resmi, İspanya

Lacaux Mağara Resmi (Fransa)


İçimizdeki melek için aklıma gelen en büyük kaynak insanlığın  yarattığı bütün mitolojik hikayeler, büyük romanlar, muhteşem mimari şaheserler, bir mağara duvarına (Altamira ve Lascaux) çizilen kan kırmızı resimler, Michelengelo'nun bitirdikten sonra karşısına geçip konuşmasını istediği Musa heykeli, bir Dostoyevski romanı, bir Nazım şiiri, Armstrong'un Ay'da bıraktığı 'onun için küçük insanlık için büyük' adımı, Bethoveen'ın 5. senfonisi, Mozart'ın Requiem'i, Pachellbel'in Canon in D'si, Karacaoğlanı, Neşet Ertaş'ıdır... Master Yoda'dır. Gücün sizinle olmasıdır. Karanlık bir odadaki ışık ve ses şenliği sinemadır...

Musa Heykeli

İçimizdeki şeytanları da tanımalıyız, sanat edebiyat müzik olmadan asla kurtulamayacağımız şeytanlar. Auschwitz'de Hiroşima ve Nagazaki'de Vietnamda, Afrika'da, Çanakkale'de savaşın, açlık ve sefaletin hor görmenin GÜÇ'ün (erk) kötü kullanıma ve bir yok etme aracına dönüştüğü her yerde kol gezen şeytanları.

Auschwitz Toplama  Kampı

Enola Gay (bombayı atan uçak) ve atom bombası


İnsan gezegenimizin en yalnız ve en sosyal canlısıdır. Sosyal canlısıdır yoksa hayatta kalamaz. En yalnızıdır. Sosyalliği hayatta kalmasını sağlayan ama onu kemiklerine kadar kıran bir mengeneye dönüşür, tek kaçış yolu vardır yalnızlığın güvenli sularına sığımak. Yaratıcılık bireyseldir, kargaşa, savaş yıkım toplumsaldır. Atom bombası birkaç zeki insanın yaratıcılığının ürünüdür onun kullanılmasına neden olan Japon ve Amerikan halkı (ya da onların seçtikleri itaat ettikleri siyasetçiler ve kral) dır.
Alan Turing bir dehşet zeka, Enigma'yı kıran grubun başındaki bir yalnız ruh ve karşısında onu sırf gay olduğu için ilaçla hadım eden ve girdiği bunalımdan sonra kendini zehirleyerek ölmesine neden olan İngilizler.

Alan Turing aynı zaman da bir koşucuydu

İnsana içimizdeki şeytan ya da meleklere dair hikayeler bitmeyecek, bu hikayeler bizi biz yapmaya devam edecek.
İnançları insanın güçlü yanıdır eğer inançlarınız aklınızı devre dışı bırakırsa şeytana dönüşürsünüz. Tam tersi de doğrudur. Saf akıl yıkıcıdır, eğer saf akıl olarak hayatta kalmayı 'doğal seçilim' olarak görürseniz, merhamet duygunuzun yerini saf acımasızlık alır.
Çok eski paradoksudur; ''ben hep yalan söylerim''
Kendimizi bir melek olarak görmek bir şeytan paradoksudur, bilirsiniz İblis de bir zamanlar melekti.