26 Nisan 2018 Perşembe

Karanlık Bir Gece Masalı



Her gün birşeyler öğrenmek, hiç bilmediğim  bir ben ile yüzleşmek, bu "ben"'in neden orada olduğunu, yaşadıklarımla bir puzzle gibi çözmeye çalışmak ve puzzle tamamlandığında bir çocuk gibi sevinmek, puzzle bir bilinmeze dönüştüğünde önce hayal kırıklığı sonra onu unutmaya çalışmanın verdiği unutamamak ve zihnimin labirentleri arasında yolunu arayan bir insan olarak yaşayarak geçiyor günlerim. Biliyorum bu puzzle'ın bir çözümü yok, insana dair bütün güzelliklerin ve kötülüklerin kaynağı bu puzzle'ın çözümsüzlüğünden geliyor. İyi ki de böyle, yoksa bir odun olduğumu anlamayacak kadar odun  kalırdım. 

Onu ilk gördüğümde çenesinin altında çok ama çok berbat, iğrenç  bir yarası vardı. Okuldan eve dönüyordum, Aralık 25'di. 
İçimizdeki sesleri hepimiz biliriz; bazen iyi bazen kötü şeyler fısıldarlar bize, işte bu yüzden kötü birşey yaptığımızda "şeytana uydum" deriz, iyilikleri ise genelde kendimize yorarız, "ben iyi bir insanım" oysa iyilik ve  kötülük çok müphem kavramlardır, yaptığımız iyilikleri anlatmak için "içimdeki meleğe uydum" diye bir kavram üretmemişiz. Oysa biz ying -yang'in vücut bulduğu yegane varlığız. Hem iyiyiz hem de kötü, bazen iyi bazen kötüyüz. Bu yüzden de hayatımız iyi ve kötü'nün bir savaş alanıdır. 

Kedileri fark edip onlarla iletişime geçtiğim günden beri bir çeşit "kedilerle konuşan adam"a dönüştüm.  Bu sevginin  psikolojik, sosyolojik ve biyolojik bir formasyonun son çıktısı olduğunu düşünüyorum. Bazen de hormonal olduğu hissine kapılıyorum. 
İnsan ve bütün canlılar biyolojik olarak kendini var etmek, türünün devamını sağlamak ile kodlu hayata başlarlar, bunu sağlayan içimizdeki ikinci bir karekter gibi bizi yöneten hormonlardır. Bir erkek olarak testesteronun bana neler yaptığını çok iyi biliyorum. Annemizin şefkat hormonu oksitoksin hormonu olmasaydı, doğar doğmaz ölürdük çünkü annemiz bizi emzirmezdi. Dopomin olmasa yarışmaz, adrenalin olmasaydı risk almaz, serotonin olmazsa duygusal (mood), fiziksel (açlık) sosyal (sevmek sevilmek) seksüel birçok gereksinimi fark etmeden birer odun olarak kalırdık. Hormonlar sosyal, biyolojik ve psikolojik gereksinimlerinizi beynimize anlatmaya çalışan birer nörotransfer araçlarıdır. İyi ki varlar yoksa bu yazı olmazdı. Birazdan yazacağım Gece'nin hikayesi de doğmazdı. 

Yara, simsiyah yavru bir kedinin çenesinin altında ortaya çıkmıştı. Onu gördüğümde tedavi ettirmem gerektiğine karar verdim veterinere götürdükten sonra tedavi başladı ve hayatımda duyduğum ve alışılması olanaksız, berbat,  enfeksiyondan kaynaklı bir koku artık evimize girmiş, burnuma yapışmıştı çünkü iltihap çene kemiklerine kadar inmiş,kemiği de eritmeye başlamış ve ağzına da sarmıştı.

Adının rengine uygun olsun diye Gece olsun istedim. Artık bir adı vardı. İyileşince sokağa bırakacaktım ama onu gördükçe de; bırakırım, bırakmam oyunu oynuyordum. Yakından bakınca aslında tam siyah olmadığı anlaşılıyordu, kafası siyahtı, kafasından sonra ancak dikkatlice bakılınca anlaşılan siyah ve kahverengilerden oluşan kedilere özgü bir motifi vardı. 

Tedavi, ile çene yarası kapanmaya başlamıştı tedavinin sona erdiğini düşünmeye başlamıştım ama evin içinde gezerken kontrolsüzce sıçmaya başladı bunu bir süre sonra işeme de aldı. Başlangıçta bunu bize kızdığı için yaptığını düşündük, ama bir süre sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Veterinerin dediği böbrek ve idrar yolu enfeksiyonu olduğuydu  sözde onu da tedavi etti. Ama bu defa yürüyemez hale gelmişti. Bu aşamada veteriner omurilikteki bir sinir deformasyonundan şüphelendi, yapılacakları sıraladığında buna artık ekonomik gücümün yetmeyeceğini ve onun çektiklerinin yettiğini düşünüp tedaviyi bırakmaya karar verdim. Tedavi işkenceye dönüşmüştü.

Belediyenin engelli ev hayvanlar merkezi olduğunu öğrendik oraya vermek çözüm olabilirdi ama orada ona kimsenin bakmayacağım düşündüğüm için evde bakmaya devam etmeye karar verdik. Eşim kadın pedlerinden  ve eski iç çamaşırlarından ona bir nevi çocuk bezi yapıyordu, biz evdeyken o halde bizimle kalıyor hatta bizimle yatıyor, biz yokken her tarafı örtü kaplı balkonda özgürce büyük ve küçüğünü yaparak kalıyordu. 
Bir bebeğin altını almayı artık çok iyi biliyorum. Ne zaman altını alsam ya da balkona yapmaktan vücudunda kalan idrar ve dışkı artıklarını ıslak mendille silsem hemen mırlamaya geçiyor ve tutmayan arka bacakları ile yan yatıp temizlememe izin veriyordu. Onunla göz göze gelmek bana merhamet denen şeyin ne olduğunu da öğretiyordu. 
Artık burnu da akmaya başlamıştı her geçen gün koyulaşan yeşilimsi bir sümük nefes almasını zorlaştırıyordu. 
Onu o halde görmek beni depresyona sokmuştu ama onu asla terk edemezdim çünkü onu eve almıştım, kimsenin de ona bizim gibi bakacağına inanmıyordum. Aklıma Yüzüklerin Efendisi'ndeki 'yüzük' geliyordu. Ağır bir yüke dönüşmüştü ama onu taşımak zorundaydım.

Daha önceden tanıdığım kedi sever bir eczacıya ilaç almak için gittiğimde sırf dert paylaşmak için durumu anlattığım. Bir de şu veterineri deneyin dedi. Daha önce bir elektrik direğinden sırf Gece'yi düşündüğüm için aldığım veteriner magnetindeki klinikten söz ediyordu. Eve gider gitmez telefon ettim. Durumu anlattım.  Büyük olasılık kediniz menenjit olmuş dedi.Yaradaki enfeksiyon beyin zarına ulaşmış ve kontrol yeteneğini yitirmesine neden olmuştu. Daha önce sekiz ay baktığımız ve beynindeki ur yüzünden kaybetytiğimiz yavru kedi Zeytin ile aynı semptomları gösterdiğini o zaman anladım. Puzzle çözülüyodu. Menenjit olabileceğini ilk defa duyuyordum. Gece'yi klinikte de muayene etti. Güçlü bir antibiyotik ile yüzde beş kurtulabileceğini söyledi.

Gece son on gündür berbat durumdaydı her gün iki üç defa burnunu siliyordum başlangıçta bunu hiç sevmiyordu zamanla alıştı. Artık hareketleri iyice yavaşlamış ayakta duramaz hale gelmişti. 
Yeni veterinerden getirdiğim gün  bütün gece balkonda yatmıştı, artık çişini de kaçırmıyordu elimle idrar kesesini sıkarak çişinin çıkmasına yardımcı oluyordum, büyüğü için veteriner 'dört gün tutabilir' dediği için rahattım.O sabah evde boyacılar vardı. Onu boyacıların girmediği bir odaya alıp ilacını verdim. Ağzı köpürmeye başladı sonra sol tarafına yattı. Bir defa ayaklandı yanıma geldi. -Onu kaybettikten sonra bunun bir veda öpücüğü olduğunu düşünecektim.- Onu alıp tekrar yerine yatırdım. İşlerimizi yapmak için odadan ayrıldık. Döndüğümde altına serdiğimiz altlık tamamen sidik kaplanmış, çenesinin altını  salya kaplamıştı. Hareketsizdi. Görür görmez öldüğünü anladım, eşim ağlıyordu. 

Okuduğum bir kitaptan öğrendim yazarın bir numaraya koyduğu bir ilkesi vardı, " hayat adaletsizdir" 
Bu adaletsizliğe çıldırmadan dayanabilmek bizi insan yapar ve her insan olduğumuz aşamada da katılaşırız. Bu katılaşmaya karşı direnç göstermek gerekir yoksa ruhunuzu şeytan ele geçirir.
Hayat hiç de bize anlatıldığı gibi bir "peri masalı" değildir.

"Hayat ondan yaptığımız şeydir" diye bir söz okumuştum. Aslında hayat, ondan yapamadıklarımızın bize yaptıklarıdır. Çoğunlukla da tatlı bir rüyadan çok bir karabasana benzer. 

Huzur içinde uyu Gece.

Biliyorum ki, artık hayvanlar aleminin siyah bir meleğisin.

11 Mart 2018 Pazar

Great Falls

Bir Amerika Hikayesi

Great Falls, Potomac Nehri üzerinde yer alan Washington DC 'ye 10-15 km uzaklıkta Virginia ile Maryland sınırını da  oluşturan bir yerde yer alır. Bir şelaledir.
Afrika Kıtası'nın Kuzey Amerika anakarasına bir dönem çarpışmasından oluşan Apalachian (Apalaş) Dağları'ndan doğarak Atlantik okyanusuna, Washington, DC'den başlayarak genişleyen bir körfezde dökülür.
Abraham Lincoln Anıtı sırtını bu nehre vermiştir, tam karşısında Capitol Building yani kongre binası vardır. -Nasıl Vatikan'da ve Roma'da hiçbir binanın yüksekliği Saint Peters Basilicası'nın boyunu geçemezse, Washington DC de de hiç bir binanın yüksekliği parlemento binasının yüksekliğini geçemez. Demokrasi bir bakıma sembollerle de yerleşir ve güçlenir. - Lincoln, anıt binasında oturan beyaz bir mermer heykel olarak bütün vakuruyla o yöne bakar. Tarihin şüphesiz en mütevazi liderlerindendir; onun Gettysburg konuşması Amerikalılar'ın demokrasiye olan inançlarını güçlendiren inanılmaz bir hümanizm ve demokrasi konuşmadıdır da. "Halkın hükümeti, halk ile, halk için asla yeryüzünden yok olmayacaktır." der konuşmasının sonunda.
Lincoln anıtı ile Kongre arası müzeler ve anıt parklarla doludur. Bu alan Japonlar'ın İkinci Dünya Savaşı sonrası hediye ettiği yaklaşık 20 bin kiraz ağacı ile donanmıştır. Baharla birlikte cherry blossom (kirazların tomurcuklanması) festivali olur, yürümekte zorluk çektiğiniz bir kalabalık ve bembeyaz kiraz çiçeklerinin şiirsel gösterisi size eşlik eder. Thomas Jefferson, -bir başka büyük devlet adamı- anıt binasının kolonları arasında izlemektedir olup biteni, yansısı vurur önündeki havuza, FDR (Roosvelt) da oradadır, kötürüm ayakları taşımaz onu oturur..

Son 5 aydır her sabah çoğunlukla iğrenç yapay bir çimde dolap beygiri gibi koşan bir koşucuyum, düzenli olarak da koşmaya 3-4 yıldır başladım. Her konuda olduğu gibi Türkiye ne yazık ki en kötüsünü halkına vermekte en iyi ülkelerden biridir. Fillerin yönetimi bütün dünyada böyledir, çimenler ve karıncalar ezilir ama öyle bir propaganda makinası kurulmuştur ki karıncalar kendini fil sanır, çimenler çınar. Değilsiniz.

Şimdi en büyük hayalim bir gün anılarımı kovalamak için Great Falls'ta bir sonbahar günü sarı,  turuncu, kırmızı yaprakların hışırtısıyla ve bir ihtimal bir Nisan günü Lincoln Anıtı'ndan başlayıp kongre binasına doğru kar beyazı kiraz tomurcukları arasında koşmak.
Eğer siz de yapabileceğiniz şeyleri yapmadan ömrünüzü geçiriyorsanız ve sonra hayalleriniz oluyorsa yapmadıklarınız, hiç durmayın herhangi bir konuda farkındalık geliştirin. Önce cahil bir hödük olduğunuzu kabul edin ve varsa etrafınızda sizden akıllı olduğunu düşündüğünüz insanları çoğaltın.
Zekanıza yatırım yapın, bizi bilge ya da aptal yapan beyninize yapın yatırımınızı; böylece anlamlı, yaptığınızdan pişman olmayacağınız anılarınız olsun.

Akıl da aptallık gibi bulaşıcıdır. Yaşamak geçici.

30 Ocak 2018 Salı

Entropi Beyin Fraktal ve Anlam

Entropy 

(breakup, collapse, decay, decline, degeneration, destruction, falling apart, worsening )

Herşeyin sonu entropi ile sonlanır. Bütün soru, ne zaman entropiye ulaşacağınızdır. Eğer bir kelebekseniz bu birkaç saat ile birkaç hafta, eğer Güneş  büyüklüğünde bir yıldızsanız dokuz-on milyar yıl içinde entropik düzeye ulaşacaksınız demektir. Bu galaksiler için de geçerlidir. Çapı iki yüz elli bin ışık yılı olan Samanyolu muhtemelen biz burada olmayacağız ama on milyar yıl sonra Andremeda galaksisi ile çarpıştığında inanılmaz bir evrensel havai fişek gösterisi olacak. 

Canlılık dediğimiz şey canlılık ile maddenin entropiye meydan okumasıdır. Herşey bozunur, herşey enerjisini zaman içinde yitirir. Bunun en güzel örneği bir çocuk ile bir yaşlıyı yan yana görmektir. Nükleer santrallerde kullanılan uranyum ya da uzun yolculuklara çıkan uzay araçlarının enerji kaynağı plutonyum bozunduğu için enerji ortaya çıkar ve uzay aracına enerji verir. 

Yaşadığımız her gün entropiye karşı bir savaştır. Bu savaşı yöneten güçler vücudumuzu oluşturan yüz milyarlarca hücrenin organize olmuş halidir, sizden bağımsız çalışırlar varlıklarından bile haberimiz yoktur, onlara müdahale etme şansımız yoktur bizim gibi doğarlar ve ölürler. 
Bilinç bu kontrolsüz gücün bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bilinç dediğimiz şey ise anlam dediğimiz fenomeni anlama çabasıdır. Anlamın nereden geldiğini ve neden ona ihtiyaç duyduğumuzu kimsenin bildiğini sanmıyorum. Biz dünyaya geldiğimiz anda zaten vardır, bizler onu algı düzeyimiz ve aldığımız eğitim ile kullanmaya başlarız. Aldığımız eğitim ve yaşantılar beynimizde sürekli yeni nöronlar oluşturur (neurogenesis) her yeni nöron öğrendiğimiz şeyi büker. Bu öğrendiğimiz her yeni şey bir süre sonra gerçeği bükme potansiyeline de ulaşır. Buradan teori, teoriden yeni bir bakış açısı yakalarız. E=mc2'yi bu yüzden Einstein bulmuştur. O aslında hep vardı ama Einstein öncesi hiç kimsenin algı düzeyi onu algılayacak seviyeye ulaşmamıştı. 

Entropi körelme demektir var olan hiçbir varlık, atom düzeyinde bile bundan bağımsız var olamaz. Herşey körelir.

Yaşamak, maddenin entropiye meydan okuması için örgütlenmektir diye yazmıştım. Bu örgütlenmeden zihin ortaya çıkmıştır. Zihnnin algıladığı gerçek, fraktal bir şekildir. Bunu anlatan en güzel örnek bir kareyi önce bir yıldız haline getirmek, her yıldızın üç kısmından boyutunu küçülterek tekrar yıldız kenarı oluşthe maktır. Alan hep aynı kalacaktır ama sınır sonsuza giden bir şekil alacaktır. Zihnimiz fraktal geometrik şekiller gibi çalışır. 

Apollo Tapınağı'nın girişinde yazar, "knothi seuton" "kendini bil" demektir. Kuantum çağında bu deyiş günlük hayatta doğruluğundan birşey yitirmemiştir ama kendini bildiğini düşündüğün anda aslında başla birisi olmuşsun demektir. Çünkü zihin dediğimiz şey ışığın parçacık ve dalga gibi davranması ile ilgili fraktal yapılardır ve her gözlem onu değiştirir. 

Değiştiğimizi, her an değiştiğimizi anladığımız an entropiye giden bu yolculuğun tadına varmak bizi anlama yaklaştıracaktır. 


29 Ocak 2018 Pazartesi

Zeytin'e



Sevginin ne demek olduğunu hayvanlardan öğrendim ben, sevdiğiniz bir canlıyı kaybetmenin ne demek olduğunu ve her ölümün sizi katılaştırdığını onlardan öğrendim. Ölüm acısını telafi edecek hiç bir şeyin olmadığını derinlemesine yaşamak ve bunu öğrenmek... Hayat böyle, ne yaparsın?  Bulduğun hiçbir teselli seni avutmayacak,eninde sonunda gerçeği kabul etmek zorunda kalacaksın. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını omuzlarında taşımayı öğreneceksin.

Zeytin bu sabah bir klinikte beyin tümörü nedeni ile aramızdan ayrıldı. Onu son defa sadece yüzünü görebileceğim şekilde kefene benzer bir beze sarılmış olarak gördüm. Görmeyen gözleri açıktı dudakları ve burnu morarmıştı, dokundum bedeni katılaşmış ve soğumuştu.

Bir park köşesinden 18 Haziran 2016'da ölmek üzere iken evimize gelmişti. Kör olduğunu anladığımız andan sonra o bizim misafirimiz olacaktı. Hırçındı hep, kucağımıza alıp hiç sevemedik görmediğini bildiğimiz için kendini güvende hissetmediğini düşünüyor bu yüzden hırçın olduğunu düşünüyorduk. Hep üstü kapalı yerlerde duruyor diğer kedilerle iletişim kurmuyor sıkışırsa kıhlıyordu. Ona dokunmak istediğimizde ısırıyordu ama biz onu çok seviyorduk. Keyfi yerinde olduğunda güneşin altında pencere önünde yan yatan bir insan gibi uyurdu.  Buzdolabı kapısının açılması onu mutfağa gelmesine neden olur ve çok sevdiği yoğurt ya da kefiri afiyetle yerdi. Miyavlamayı bilmez köpek gibi çemkirirdi.

Dokuz ay bizimle keyifle yaşadığını düşünüyorum. Onu herşeyi ile kabul etmiştik, sevmek de bir bakıma bu değil mi?

Kedi Sherlock öldüğünde ölümün anlamsızlığını anlamıştım, Zeytin'in ölümü ile ölüm karşısında onun ölü bedeni gibi katılaştım.

Hoşçakal canım, hoşçakal!

Bilimin Mum Işığı

İnanmak değil, bilmek istiyorum.
Carl Sagan

Karanlık Dünya'da Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan'ın tropikal bir adayı ziyareti ve orada gördüklerini yazdığı bir makalesini okumuştum, ters köşe yattığım yazılardan biridir, insanları ve hayatı anlamak ve tanımak istiyorsanız bazen ters köşeye yatmak oradan kendinize ve başkalarına bakmak  gerek.

Bu adada bitkilerin hiçbir savunma mekanizması yoktu, ne bir diken ne de zehirli yapraklar, hepsi savunmasız ve tehlikelere açık, çünkü bu adada bitkilere zarar verecek hiçbir hayvan yoktu.
Karşılaştığınız bütün kötü insanları, kötülükleri, sizin kendinizi savunmanızı sağlayan mekanizmaları devreye soktuğunu düşünün; eğer bu kötülükler olmasaydı siz siz olamaz ve karşılaştığınız ilk kötülükte yenilirdiniz.

Beyaz adam, Amerika'ya vardığında yerlileri beyaz adamdan çok çiçek hastalığı öldürecektir çünkü soluk benizin vücudu domuzlarla ve büyükbaş hayvanlarla yaşadığı için çiçek mikrobuna karşı doğal bir bağışıklık geliştirmiştir, beyaz adamdan önce Amerika'nın tek evcil büyükbaş hayvanı lamadır, bir bakıma, beyaz adam çiçek mikrobuna dayanıklı olduğu için yenecektir yerli halkı. Çiçek hastalığına karşı -ve hatta Avrupa tipi savaşa karşı- Carl Sagan'ın adasındaki bitkiler gibidir yerliler, savunmasız.

İnsanlar bin yıllardır karanlık bir dünyada yaşamaktadırlar ve ne yazık ki karanlığa alışık bu gözler bazen küçük bir mum ışığından bile korkmakta ve onu söndürmek için bütün güçüyle savaşmaktadır.
Bilimle kalın, gözleriniz bu ışığın aydınlattığı güzellikleri gördüğü an, bir daha asla karanlığa bakmayacaktır.

28 Ocak 2018 Pazar

Sıradan İnsan Hikayeleri



Bu toprakların vazgeçilmezidir zeytin. Kutsal meyve zeytini bu topraklardan çıkarın ışığını kaybeder, Homeros kimsenin varlığından haberdar olmadığı çürümeyi bekleyen bir kemik yığınından başka birşey değildir zeytinsiz. Birçoğumuzun sonu da Homeros'tan farklı olacak, bir nesil sonra unutulacağız. Bu yüzden Benjamin Franklin "Ya adınıza kitaplar yazılacak işler yapın ya da adınızın unutulmayacağı kitaplar yazın" der.

Benim garip huylarım vardır, mezarlıkları çok severim, ölümle barışmak için belki, belki canlıların bize anlatamadığı hikayeleri bir taş daha iyi anlattığı içindir. İnsan doğum tarihini bilir ama ölüm tarihini asla bilemez, her ikisini en iyi bilen mezar taşlarıdır. Şehirler bu yönüyle de bizi bize yabancılaştırıyor, ancak bir dost-yakın ölecek de mezarlık göreceğiz. Oysa köyler öyle değil, çoğu zaman köyün dibindedir ve genelde yol kenarındadır. Eski ve yeni mezar taşları ile orada yeni konuklarını beklerler, ölümü hatırlatırlar.

Bugün Kırıklar Cezaevi'nin yanından geçerken içerdekileri düşündüm. Ben bisikletimle onlardan 100-200 metre ötede özgür, onlar tutsak. Fransız varoluşçu düşünür Sarte'ın aşırı adaletin özgürlüğü yok edeceğini söylediğini okumuştum.

Çakırbeyli, Bozköy, Dağkızılca Torbalı'nın köyleridir, bu köylerin dağı taşı zeytindir. Bugün Doğancılar'dan hemen sonra yeni açılan yoldan Çakırbeyli yoluna girdim. Hava çok soğuktu. Yaz aylarında Dağkızılca'ya uğranır köy kahvesinde çay içilip oradan Çakırbeyli, Bozköy, Yazıbaşı (Yazıbaşının çingene çocuklarını çok severim ben, bana mutlaka sataşırlar çünkü) Ayrancılar ve Gaziemir'e gelinir.

Hava soğuktu, durdum. Yaşlı bir amca ve karısı artık iyice siyahlaşan zeytinleri topluyordu. "Kolay gelsin" dedim. "Sağol!"  "Nereden geliyorsun?" dedi amca. "İzmir" "Hava çok soğuk"dedim. Amca güldü. Soğuktan ısınmak için yaktıkları ateş, onların zeytin toplama halleri o an inanılmaz çekici geldi. Köylülüğüm asla peşimi bırakmayacak benim. "Fotoğrafınızı çekebilir miyim?" dedim. "Tabii" diyerek hanımına seslendi "bak fotoğrafımızı çekecek" yengem oralı olmadı hiç. Ben de öylesine özensizce çektim zaten. Ellerim üşüyordu. Akşam olmak üzereydi ve karanlık olmadan Gaziemir'e varmalıydım. " hadi eyvallah" deyip ayrıldım.
Hava soğuktu ve bitmeyen bir zeytin hikayesi bana bu toprakları anlatıyordu, bitmeyen bir yoksulluğun eşlik ettiği bir hikayeyi...



26 Ocak 2018 Cuma

Hişt Hişt

Kontrol edebileceğiniz şeyler için bütün kontrolün  sizde olması hayatı daha anlamlı yaşamanıza neden olur.  Bu, güçlü kişiliği olan  insanların önemli karakter özelliklerinden biridir. Kontrolünü kaybeden insanlar hata yaparlar, ölümcüldür, ki bu bazen kendileri için olduğu kadar çevresindekiler için de felakettir.

Kontrol ile ilgili 3-4 yaşında çocuklarla yapılmış çok iyi kurgusal bir deney vardır. Bir odaya çocuklar bırakılır önlerinde bir masa, masada şekerler vardır. Çocuklara, eğer şekerleri  15 dakika yemeden beklerlerse daha çok şeker verileceği söylenir ve şekerle baş başa bırakılırlar. Bazı çocuklar şekeri hemen yer, bazıları bekler. Sonra bu deneyin ikinci aşamasına geçilir ve bu çocuklar uzun yıllar takip edilir. Şeker için bekleyenler, beklemeyenlere göre hayatta daha başarılı olmuşturlar.

Bundan sonra yazacaklarım kontrolün kimde olduğu ile ilgili bir şey bulamayacaksınız, soğuk bir kış günü yaşanmış bir bisiklet macerası okuyacaksınız. Hayat, hayatın size sunduklarını nasıl algıladığınız ile ilgilidir. Kabuğunuzun sizi sıkması ve onu  kırıp büyümek ya da kabuğa hapsolup orada ölmeyi beklemek ile ilgilidir.

Dün bisikletimle Menderes'i geçer geçmez Dereköy Kavşağı'ndan sağa döndüğümde Teke Dağı yoğun bir sis altındaydı. Çatalca Köyü'nden başlayarak yaklaşık 15 km durmaksızın tırmanacağımı biliyordum. Sonrasındaki iniş ise benim için en keyif aldığım iniştir. Askeri Radar'a ve Kavacık Köyü'ne  giden bu yol sıcak asfaltı, eğimi ve keskin kıvrımları ve Tırazlı Köyü yakınlarında sert esen kuzey rüzgarına bir duvar gibi çarpıp denge sağlamakta zorlandığım inişi ile bir adrenalin kaynağıdır benim için.

Bu yolun her metresini ezbere bilirim, her taşını, sağlı sollu bağlarını, armut ağaçlarını bilirim. Rüzgarın içinizi yakan acısını ve yalnızlık uğultusunu bilirim.

Güneybatıda Menderes Ovası'nın seraları her daim parlar, kuzeydoğuda Nif daha bir heybetlidir, sağında kayadan zirvesi ile Mahmut Dağı'nı görürsünüz, güneyde Sisam Adası ve bizim denizimiz Ege uzanır, Efemçukuru kavşağından çok uzaklarda Çeşme Yarımadyyası ve Karaburun, yakınlarda Seferihisar ve Urla gözükür. Kuzeyde benim içimi acıtan bir beton görgüsüzlüğü ile İzmir'i görürsünüz. Denizin mavisini boğan bir beton.

Sise girdiğimde Tuprag Altın Madeni'ni geçiyordum, yerler ıslak ve yol yer yer bozulmuştu, hava soğuktu.

"Hayat bisiklet binmeye benzer pedal çevirdikçe ayakta kalırsın." diye bir söz vardır. Bisiklete olan tutkum da ilkokuldan yarım kalma bir  Hayat Bilgisi dersidir.
Pedal çevirmeyi bıraktığım anda soğuğun etkisi ile terim vücudumu saran buzdan bir battaniyeye dönüşüyordu. O an dağ koşu yarışlarının zorunlu malzemesi termal battaniyeyi almam gerektiği aklıma geldi. Almamıştım.
Ayak ve el parmak uçlarım üşümeye başlamıştı.

Ünlü dağcı Tunç Fındık, "dağda her hareketin ölüm kalım meselesidir, o an karar verirsin ya da ölürsün, orası bir Survivor seti değildir " mealinde birşeyler dediğini okumuştum.
Benim korku ile ilişkim öğrendiğim birşeydir. Uzun yıllar gerçek bir korkaktım sonra korktuğun şeyleri yapmaya başladım, şimdilerde bir koruma, korunma aracı olarak korkunun iyi birşey olduğunu biliyorum ve görece de olsa  korkularımı yönetebiliyorum.
Sislerin arasında bir ormanda yürümek insana değişik duygular verir. Geçici bir körlük anı. Dün bisikletimle giderken ancak 5-10 m ilerisini görebiliyordum. Çok nadirde olsa bu yoldan araba geçer, birileri çarpmasın diye en sağdan gitmeye çalışıyordum. Yanımdan geçen bir iki arabanın içindekilerinin benimle ilgili ne düşündüğünü çok merak ettim.

Meteoroloji Radarı'nı geçtikten sonra 20 km iniş başlamıştı işte o an hipotermiye girmekten korktum. Sisin taşıdığı nem tipi olarak kum taneleri gibi yüzüme çarpıyordu. Ellerim uyuşmuştu, ayaklarım biraz daha iyiydi ama onlar da üşüyordu.
Sisin arasında, önceleri hız yapmayı çok sevdiğim yerlerden daha temkinli geçiyordum.

Tırazlı Köyü'ne geldiğimde sis açılmış betonkent İzmir gözükmüş ve hava yumuşamıştı. Limontepe üzerinden çevre yoluna girmiş Optimum'un önünde trafiğe takılmıştım.
Eve geldiğimde macera bitmiş, sıcak suyun rahatlatıcı etkisi ile "home sweet home" moduyla kendime gelmiştim.

İngilizce de "Comfort zone" diye çok güzel bir deyiş vardır. Bulunduğunuz rahatlığa esir olmak demektir.
Oysa macera her zaman bu "rahatlık bölgesi"nden kendinizi bilinmeyene sürgün etmek ile ilgilidir.

Macera sizi bekliyor. Kontrollü ele alın.

23 Ocak 2018 Salı

Olmamış Çocuğuma Öğütler



Hayatı düz bir çizgide yaşayamazsın, iniş ve çıkışların olacak.

Sevdiklerin seni sevmeyecek bazen, bazen de sevmediklerin sevecek seni.

Ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar doğru olursan ol; birileri mutlaka seni eleştirecek. Doğru bildiklerini yapmaktan asla vazgeçme ama doğrularının yanlış olabileceğini de düşün .

Kalabalıklardan uzak dur ama asla onlardan kopma, her kalabalık sağ duyudur bazen, bazen de sana engel. Onlarla olan mesafeni iyi ayarla.

İnsanlardan asla ama asla kendin için birşey bekleme üzülürsün. Kendin ol, doğru insanları ancak o zaman bulacaksın.

Kedileri ve köpekleri sev, sokakta yaşayanları daha da çok.

Okumayı en yakın arkadaşın bil, yazmayı da.

Güzel insanların güzel olduklarını söyle onlara, çirkinlere bulaşma çirkinlik bulaşıcıdır çünkü. 

Dünya değiştiremeyeceğimiz kadar karmaşıktır, insanlar da, zor anlarında kendini değiştir.

İnsan İnsanın kurdudur çok fazla kendini açma onlara, sadece güven.

Yalnız kalmayı sev, biraz da doğada yalnız yürümeyi, ve ağaçlarla dost olmayı.

Büyük romanları oku. (benimki victor hugo'nun sefiller'idir. Zamanın olursa jean valjan ile tanış. Güzel insanoğludur.)

Başka bir şehre ülkeye  gittiğinde ilk önce müzeleri ziyaret et. Oradaki taşların, şeylerin dili yoktur ama sana anlatacakları güzel hikayeleri vardır. 

Ruhunu güzel melodiler bırakmadıkça yorulursun, unutma. 

Aşık ol, ölümüne sev romeo ya da julliet ol. Sevgisiz hayat çok boktandır.

Bir kenti tanımak istiyorsan parklarına git ve mimarisine bak, kutsal mekanlarına, ve en kutsal mekan kütüphanelerine, müzelerine ve üniversitelerine bak... parklarında çocuk yoksa bu kentin, kutsal mekanlarında insanları huşu içinde ibadet etmiyorlarsa, üniversite önlerindeki gençleri uyuşuksa, kütüphaneleri bir İskenderiye Kütüphanesi değilse ve bomboşsa, müzelerinde hemşehrisi yoksa o şehrin, çok oyalanma o kente.

Şarap içmeyi unutma ve bazen yanında mutlaka sevgilin olmalı.

İnsandan başka kutsal bir değer arama, bir de bütün canlıların yaşam hakkı olduğunu asla unutma. 

Öldürme.

Yapabiliyorsan vejeteryan beslen. Kan kokusu kötüdür evlat. Senin onların ölümünü görmemen gerçeği değiştirmez, her canlı acı çeker.

Gerçeğin peşinden koş ama gerçeğin ilüzyonuna kaptırma kendini. 

Çocukları sev, büyüdükçe bazıları çok kötü şeyler yapacak, bunlar da sevgisizlerin içinden çıkacak.

Bir çocuk sana güldüğünde mutlaka onlara gül.

Asla kendi doğrularının en doğru olduğunu düşünme, kimseyi yargılama ama kötülükler karşısında hep iyiden yana ol.

Asla ve asla çok bilecek kadar cahil olma. 

Yıldızlı bir gecede gökyüzüne bak, yıldızları izle ve oradan bir yerlerden geldiğimizi asla unutma.

İnsan fikirdir. Düşünceni büyük filozoflarla besle.

Dünya adaletsiz bir yerdir, bunu öğrenebildiğin kadar erken öğren.

Kendine iyi bak! Çünkü sensiz herşey bir hiçtir.

11 Ocak 2018 Perşembe

Tecrübe Yediğimiz Kazıklar Ve Okumak Üzerine

Tecrübe Yediğimiz Kazıklar Ve Okumak Üzerine

"Tecrübe hayatta yediğin kazıkların bileşkesidir" diye durumu anlatan çok güzel matematiksel bir ifade vardır. Severim. Doğrudur. Ya da " Sütten dili yanan yoğurdu üfleyerek yermiş"
Bir de kaba ama can alıcı bir başka söylem daha vardır: " Bıyık büküle büküle kaytan, insan .ikile .ikle şeytan olur." Etrafınızdaki şeytanlar şeytan doğmamış varoluş sürecinde şeytan olmuşlardır. (Existansialism)

Belki biliyorsunuz bilmiyorsanız da tanışma zamanı; iyi bir eğitim bizi proaktif, kötü bir eğitim reaktif yapar. Proaktif olmak bize kaliteli bir hayat sunar, kaliteli bir yaşam çığ gibi olumlu anlamda bizi büyütür, büyüklük ise büyüklüğünü ve gücünü kontrol etmek demektir. 
Kötü eğitim ise bizi reaksiyoner (reactive) yapar, fincancı katırı ya da züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi oluruz. 

İnsan hikayelerle daha iyi kavrar çocuk masalları bu yüzden çok önemlidir masalsız büyüyen bir çocuk hep çocuk kalır, masallar bize olay örgüsünü, örüntü okumayı iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme yeteneği sunar. Bu yüzden de çok değerlidirler. Beyin somut şeyleri soyut şeylerden daha iyi kavrar, hikayeler de en soyut kavramların dil ile somutlaşmış halidirler. 
Eğitilmiş insan eğitim ile dağıtılmış, programlanmış beynini düzene sokabilen insandır, bunu yapabilecek olan en iyi şey de bir köşede insanlığın yarattığı en önemli araç hikayelerle yaşamı anlamaktan geçer.  Bu da zaman buldukça  roman okuyabilmektir.

Konfüçyus ne demişti. "Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim." 
Okumak yapmaktır. 

Proaktif bir yaşam daha az kazıkla daha çok tecrübe edinmektir. 
Bunu  sağlayan en önemli enstruman da okumaktır. 

Okuyun.

Ne Kadar Zekiyiz?

Ne Kadar Zekiyiz?

Sıradan insanın en büyük ikilemlerinden birisi, kendini bulunduğu odadaki en zeki insan sanmasıdır. (Kesinlikle değilsiniz eğer öyle olaydınız o odada olmazdınız!) Bu kendi içinde oldukça rasyonel (akılcı) bir bakış açısıdır çünkü her insan kendi zekasının güçlü ve zayıf yanlarını kendi zekası ile ölçer. Bir de buna varoluşumuzun en önemli aktörü ego eklenince,  kendimizi çok ama çok zeki, diğerlerinin vasat zekaya sahip olduğunu iyice inandırırız. 

Bu paradoksal yapı ya da kendini doğrulayan kehanet bizi biz yapar. 

Zekiliğimizi ya da aptallığımızı net olarak ortaya koyacak bilimsel bir algoritma geliştirmek çok zordur. Bu yüzden IQ testleri hep tartışmalıdır. Duygusal olarak stabil olduğumuz, mutluluk endeksi yüksek bir anımızda yapılan IQ testi ile depresif bir anımızda yapılacak olan bir IQ testi hiçbir zaman birbiriyle örtüşmeyecektir.  Çünkü zekanın parametrelerini tarafsızca belirleyen saf akıl (duygudan arındırılmış) insanın ulaşabileceği son mertebedir. ( O zaman da insan olup olmadığı tartışılır.) Ama gene de zeki dediğimiz insanlar zekidir. Zeki olduğunu iddia edenlere şüpheyle bakmak gerekir. 

Akıl ile ilgili şu hikayeyi çok severim. İnsanlar arasında akıl dağılımı  daha adil olsun  diye bütün insanların akıllarını toplamışlar  ve tekrar dağıtmışlar. 

Sonuç;  herkes geriye kendi aklını almış.

Oysa akıl biraz da başka akılların gözü ile görebilmektir, siz teksiniz onlar çok!

Başkalarının aklını öğrenmek için de okumak en önemli enstrümandır.